Anasayfa e Kitap Hayatı Fotoğraflar Kitaplar Linkler Ses Nükteleri Şiirler Yazılar Ziyaretçi Salavat English @ Mail
www.muhammedmustafa.net
Muhammed Mustafa SAV

 

Mescid-i Nebevî'de

(Peygamber Mescid'inde)

Ayin Yapan Hıristiyanlar

 

Doç. Dr. BAYRAM ALİ ÇETİNKAYA

Cumhuriyet Üniv., İlahiyat Fak.,Öğr. Üyesi

 

Somuncubaba dergisi Nisan 2006 sayısından iktibas edilmiştir

 

Kutsalı ve değerleri yok sayan, küçük gören ve görünen âlemden dışlayan modern insan, bunun faturasını çok ağır bir şekilde ödemektedir. Çünkü fizik ve madde ötesini bilmeyen, algılamayan insan için, yaşanan dünyadaki her eylem meşru ve makuldur. Bu halin sonuçları ise, kan, şiddet, savaş, intihar, yalnızlık ve yabancılaşma gibi düşünen ve düşünmeyen canlı ve cansız her varlığı yok eden küresel sorunlardır.
Aşkınlığın alanına saygı göstermeyen, insana da saygı duymaz. Yaşanabilir bir yerküre için inanç ve değerler taciz ve saldırılardan korunmalıdır. Bu husus, insan(lığ)ın evrensel görevidir. Aksi taktirde binlerce yıldır süren insanın kendi türünü yok etmesi ve ortadan kaldırması kaçınılmaz hale dönüşmektedir.
Müslümanlar, bu özelliklerini tarihî tecrübeleriyle, gerek yazılı, gerek sözlü, gerekse uygulamalı olarak ispatlamışlar ve dünyaya göstermişlerdir. Örneğin hassasiyetleri sebebiyle, Hindistan Müslümanları, Hinduların kutsalını yok saymamak için, kurban olarak inekleri tercih etmemişlerdir. Hakikatte Müslümanları böyle hassasiyetlere iten sebepler, Hz. Peygamber’in (sav) uygulamalarında aranmalıdır.
Hz. Peygamber, başka din mensuplarına karşı da hoşgörü göstermiş, onlara saygı dairesinde muamele etmiştir. Bu çerçevede hicretten sonra Medine’de müşrik Araplar ve Yahudilerin de dahil olmasıyla insanlık tarihinde ilk anayasa örneklerinden –belki de ilki- Medine Sözleşmesini imzalamış ve hayata geçirmiştir. Sözleşmeyle Müslüman olmayanların inanç, fikir, can ve mal güvenlikleri teminat altına alınmıştır.1
Dinlerin Özgürleştiği Coğrafya
Nitekim Yahudiler, Hristiyanlar, Sâbiîler, Mecusîler ve diğer din mensupları (zımmî), cizye (koruma) vergisi ödeyerek İslâm’ın koruyucu şemsiyesi altında yüzyıllarca can, mal kaygısı taşımadan inanç özgürlüklerini en son sınırlarına kadar kullanmışlardır. Böylece Müslümanlar, içlerinde barındırdıkları toplumların inanç, dil, din, renk ve yerel özelliklerini muhafaza etmelerine fırsat vererek yaşlı dünyaya benzersiz bir model sunmuşlardır.
Hz. Peygamber (sav) döneminde, ana merkez Medine’de Yahudiler bulunmaktadır. Burada ilginç bir anekdotu belirmek yerinde olacaktır. Allah’ın Resûlu (sav) vefat ettiğinde, şehirdeki bir Yahudiden aldığı borç mukabili, zırhı emanette durmaktaydı. Bu örnek te ispatlamaktadır ki, Müslümanların devlet kurumlarının bulunduğu bir şehirde, devlet başkanı (ve aynı zamanda peygamber) tebaası içerisindeki farklı bir inanç sahibi insandan, gasbetmeden ve zorbalıkla el koymadan borç alıyor ve buna sadakat gösteriyor.
İşte bu küçük, ancak anlamlı ve derin olayda yaşadığımız çağın küresel şiddet ve güç mekanizmalarının elde edeceği (eğer “akledebilirlerse”) sayısız kazanımlar mevcuttur.
Farklı din ve inanç temsilcileri, sadece Hz. Peygamber’in (sav) yaşadığı şehirde bulunmamışlar, bunun yanı sıra Hayber, Vâdilkurâ, Fedek, Maknâ ve Teymâ’da Yahudiler; Eyle, Ezruh, Dûmetülcendel ve Necrân’da Hıristiyanlar; ayrıca Hecer ve Bahreyn’de kısmen Mecusîler, etnik ve bölgesel kimliklerini koruyarak, özgürlüklerini ve inançlarını devletin himayesinde sonuna kadar kullanmışlardır.2
Yabancı Heyetlere Uygulanan Protokol
Hz. Peygamber döneminde, adı geçen yerler ve bunların dışında kalan coğrafyalardan gruplar halinde elçiler ve heyetler, kutsalın ikinci merkezi Medine’ye ziyaretlerde bulunurlardı. Gelen heyetler, bazen on günden fazla da kalabiliyorlardı ki, Abdurrahman b. Avf, Muğire b. Şube, Ebû Eyyubü’l-Ensarî ve Ensardan bazı kimselerin evleri, onlara tahsis edilirdi. Bunlara ek olarak Mescid-i Nebevî’nin etrafındaki ilim tahsil eden Ashab-ı Suffe’nin kaldığı yerler ile Mescid’in yakınlarına kurulan bir çadır, gelen ziyaretçiler için hazırlanırdı. Hz. Peygamber, görüşmeye gelenlerin bazılarına, emânnâme ve ahidnâme (yazılı emir ve talimat, bazı şahıs ve gruplara tanınan hak ve imtiyazları, yabancılarla yapılan anlaşma hükümlerini içeren belge) ve onlara tahsis edilen arazileri bildiren resmî evrak verirdi. Bazı bölgelere de kendileri içinden valiler tayin ederdi. Yine Kutlu Elçi, Müslümanlara zekat memurları gönderirken, Hıristiyan olarak kalanlara da cizye tahsildarları görevlendirirdi. Aslında gelen bu resmî heyetler, tüm Arap yarımadasının, Hz. Muhammed’in (sav) peygamberliğini ve hakimiyetini kabul edişinin birer kanıtları durumundaydılar.3
Necran Hıristiyanları
Bazı zamanlar da, Allah’ın Son Peygamberi, ülkelere ve kabilelere, İslâm’ı kabul etmeleri için mektuplarla çağrılarda bulunurdu. İşte Allah’ın Resûlü, bu davet mektuplarından birisini de Necrân Hıristiyanlarına göndermiştir:
“Muhammed’den Necrân Papazlarına: İbrahim, İshak ve Yakub’un Allah’ının adıyla! Gerçekten de ben sizi yaratıklara tapmaktan, Allah’ın kulluk ve ibadetine davet ediyorum ve sizi yaratıklarla yapılmış olan ittifak anlaşmalarının ötesinde, Allah ile ittifak anlaşması yapmaya çağırıyorum. Bu duruma göre şayet reddedecek olursanız, cizye gelir; şayet cizyeyi de reddecek olursanız, size harp açarım. Ve’s-Selâm.” 4
Nihayet Necrân Hıristiyanlarından bir grup temsilci Medine’ye ziyarette bulundu. Allah Elçisi’nin ibadet hürriyeti konusunda gösterdiği toleransın bir örneğini bu esnada görmek mümkündür:
“Hıristiyan Necran heyeti bir ikindi vakti Medine’ye gelerek Mescid-i Nebevî’ye girmişlerdir. Hz. Peygamber ashabı ile henüz ikindi namazını kıldığı sırada ibadet vakitleri gelen Hıristiyanlar doğuya yönelerek ibadet etmeye hazırlanmışlardır. Bazı sahabiler onların ibadet etmesini engel olmak istemişler, fakat Hz. Peygamber onların serbest bırakılmasını ve ibadetlerini yerine getirmelerine müsaade edilmesini emretmiştir.”5
Necrânlıların temsilcileri ve onların başpiskoposu Ebû Harise b. Alkame, Hz. Peygamber (sav)’e sorular yönelttiler. O da bunlara vahiyle cevaplar verdi. Bu müzakereler yapıldığı anda şu ayetler nazil oldu:
“Ey ehl-i kitap! Bizimle aranızda müsavî (ve âdil) olan bir kelimeye gelin, (şöyle) diyerek: ‘Allah’tan başkasına tapmayalım; O’na hiçbir şeyi eş tutmayalım; Allah’ı bırakıp da birbirlerimizi Rabler edinmeyelim’ (Buna rağmen) eğer yine yüz çevirirlerse, deyin ki: ‘Şahit olun biz muhakkak müslümanlardanız’”6. Allah’ın Elçisi’nin Necrânlıları İslâm’a davetine, onlar “zaten Müslüman olduklarını” söyleyerek cevap verdiler. Hz. Muhammed (sav) de, İsa ve Haç’a taptıkları müddetçe Müslüman olamayacaklarını izah etti. Ebedî mutluluğa ulaştıracak bu davete olumlu cevap vermemeleri üzerine, Necranlılar, tarafların yalancılar üzerine lanetleşeceği heybetli toplantıya (mübahele) çağrıldılar. Kadîm Kelâm, bu hususu şöyle aktarır: “Artık sana gelen bunca ilimden sonra, onun hakkında seninle ‘çekişip tartışmaya girerlerse’ de ki: ‘Gelin oğullarımızı ve oğullarınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı, kendimizi ve kendinizi çağıralım; sonra karşılıklı lanetleşelim de, Allah’ın lanetinin yalancılara olmasını dileyelim”7
Ancak Necrânlılar, bu teklifi kabul etme hususunda cesur davranamadılar ve onun yerine haraç ödemeyi kabul ettiler. Karşılığında Hz. Peygamber (sav) ibadet ve inanç hürriyetlerini, can, mal ve onurlarını yasal güvence altına alan bir mektup verdi.8
Tüm insanlar için din ve ibadet özgürlüğünün daimî bir savunucusu ve uygulayıcısı olan İslâm Peygamberi’nin bu vasfı, bahsi geçen Necran Hıristiyanları’yla yaptığı antlaşmanın muhtevasında çok açık bir şekilde gözükmektedir. Bu antlaşmanın metninin din ve inanç alanında sağladığı hak ve özgürlüklere, henüz çağdaş dünyanın gelişmiş ülkelerinin bile tam anlamıyla ulaştığını söylemek güçtür. Şimdi bu antlaşmanın bazı maddelerine bakalım:
“…Necranlılara ve çevresindekilere, canları, malları, dinleri, kiliseleri, rahipleri, piskoposları, hazır bulunanları ve bulunmayanları, elleri altındaki az yada çok malları konusunda hem Allah’ın hem de Peygamber’inin zimmeti (koruması) vardır. Piskoposları, vâkıfları, rahipleri görevinden alınmayacaktır. Savaşa çıkmaya zorlanmayacaklar, öşür (gümrük) ödemeyeceklerdir. Topraklarına ordu ayak basmayacaktır. Hak talebinde bulunan olursa, Necran’da adaletlice hüküm verilecektir.…Onlara düşen sadakat ve yükümlülüklerinde çaba içinde olmaktır. Zulme ve baskıya uğramayacaklardır…”9
Yakılan Hristiyanlar Anısına İnşâ Edilen Câmi
İslâm gelmeden önce, Necrân Hıristiyanları’nın yaşadığı şehir, ticarette gelişmiş, zengin bir yerleşim merkeziydi. Dokuma ve dericilik sanayi ileri bir seviyede bulunan bu halk, Yahudi kralı Zûnuvâs tarafından büyük zulüm ve işkencelere maruz kalmıştı. Zalim kral, Necrân’ın Hıristiyan halkını, büyük ateş çukurları açtırarak diri diri yakmıştır ki, Kur’ân bu hüzünlü kadîm olaydan bahseder.10
Muhammed Hamidullah’ın ifadesine göre, “Günümüzde buralarda seyahat eden kimselerin verdikleri bilgilere göre, Medînetu’l-Uhdûd’un (Çukurlar Şehri) ve Hz. Ömer’in, Hıristiyanlık uğruna yakılan bu insanların hatırasını yadetmek üzere burada inşâ ettirdiği câminin harabeleri hâlâ insana hürmet hissi telkin etmektedir.”11
Şu halde Medine İslâm Devleti’nin kuzeyinde Suriye’de güneyinde Yemen ve Necrân’da yaşayan Yahudiler ve Hıristiyanlar, İslâm’ı kabul etmediler; anlaşmalar yaparak koruma vergisi cizye ödemeyi tercih ettiler. Bunun sonucunda can, mülk ve inançları güvence altında yüzyıllarca sulh içinde yaşadılar.12
Bununla birlikte Müslümanların dışındaki tebaânın, İslâm coğrafyasındaki hak, hukuk ve adalet uygulamalarından memnun oldukları görülmektedir. Yemen’de yaşayan Necrân Hıristiyanları’nın, İslâm Devleti’yle yaptıkları anlaşmanın boyutları daha sıcak bir ilişkiye dönüşmüştür. Onlar, doğrudan Allah’ın Resûlü’ne baş vurarak anlaşmazlık hususlarında İslâm adaletine teslim olmuşlar ve Hz. Peygamber’den şöyle bir talepte bulunmuşlardır:
“Bizim para ve nakit ile ilgili ihtilaflarımızı çözmek üzere senin sahaben arasından seçeceğin herhangi bir kimse bizim aramızda hâkim olarak hizmet görecektir. Zirâ biz bu hususta size itimat etmekteyiz.” Necrânlıların güven telkin eden bu talepleri, Hz. Peygamber’in Ebû Ubeyde b. Cerrâh’ı onlara göndermesiyle karşılık bulmuştur.
O dönemde ulaşılmış noktalar da göstermektedir ki, adalet ve inanç savaşçıları, bu amaçlarını İslâm coğrafyasındaki yönetimleriyle ispatladılar. Nitekim Allah’ın Sevgilisi’nin vefatından sonra Bizans’a karşı başlayan hareket sonucu, Suriye fethedilmiştir. Fetihten on beş yıl sonra bir Nesturî papazın şu sözleri yukarıda ileri sürülenlerin gerçekliğini kanıtlamaktadır:
“Allah’ın kendilerine bizim şu günümüzde hâkimiyet ettiği Tay’lılar (yani Araplar), kezâ bizim efendilerimiz oldular; fakat onlar Hıristiyan dini ile hiç savaşmadıklarından başka, bizim imanımızı da müdafaa etmekte, din adamlarımıza, ulularımıza hürmet etmekte, bizim kilise ve manastırlarımıza bağışlarda bulunmaktadırlar.”13
Hz. Peygamber’in (sav) Necran Hristiyanlarıyla Yaptığı Antlaşma
Yine Hz. Peygamberi’in ismi geçen Necrân Hıristiyanlarıyla yaptığı antlaşma, her şeye ve her pahasına dünyayı ellerine geçirmeye çalışan küresel güçlerin alması gereken bir çok dersleri içinde barındırmaktadır. Şimdi üçüncü bin yılın ülkeleri ve devlet başkanları için birer ilkeler dizisi olan antlaşma maddelerini birer birer ele alalım:
Necrân halkı, her yıl cizye olarak iki bin elbise ödeyecekler. Bununla birlikte, tayin edilen sabit orana uygun olarak her çeşit meyve, tahıl ve hayvandan cizye ödeme yükümlülüğündedirler. Ayrıca onlardan zırh, deve, at veya eşya cinsinden her ne olursa, tespit edilen nispette alınacaktır. Yemen’le Müslümanlar arasında savaş halinde Necrân halkı belirlenen oranlarda zırh, at ve deve vereceklerdir.
Onlardan ödünç alınan şeylerden meydana gelebilecek herhangi bir kayıp, İslâm Devleti tarafından tazmin edilecektir. Necrân halkının ve mahiyetinde bulunanların canları, malları ve inançları Allah’ın Resûlü’nün himayesi altındadır.
İbadet yerleri ve dini özgürlükleri muhafaza edilecektir. Piskoposlardan, rahiplerden ve savaş kaçkınlarından hiç kimsenin yeri değiştirilmeyecektir. Mülkiyetleri her türlü gelişmeye karşı değiştirilmeyecektir.
Faiz alıp vermeye ve kan davaları gütmeye hakları yoktur. Necrân halkından birisinin hak talebinde bulunması halinde, mesele aralarında adaletle çözümlenir. Ne zulüm yapmalarına ne de zulme uğramalarına müsaade edilmez. Antlaşmanın yürürlüğe girmesinden sonra, faiz (riba) yiyenden zimmet (koruma ve himaye) kalkar, başkasının zulmü sebebiyle kimse yakalanmaz. Ve tüm yazılanlar, Allah’ın ve Resûlü’nün koruma ve himayesi altındadır.14
Son Peygamber’in Necran Piskoposu el-Hâris b. Alkame’ye Verdiği Emannâme
Hz. Peygamber’in Necrân Piskoposuna verdiği emannâme tarihî değerinin yanı sıra evrensel insanî ve vicdanî ilkeleri taşıması sebebiyle kayda değerdir:
“Peygamber Muhammed’den piskopos Ebû’l-Hâris’e ve Necran piskoposuna, kâhinlerine, onlara tabi olanlara ve ruhbanlarına:
Ellerinin altındaki az ya da çok malları, kiliseleri, manastırları, ruhbanlık merkezleri Allah’ın ve elçisinin zimmetindedir (korumasındadır). Hiçbir piskopos, rahip ve kâhin değiştirilmez. Hiçbir hakları, yetkileri ve bulundukları durumları değiştirilmez. Borçlarını yerine getirdikleri, haksızlık yapmadıkları ve zâlim olmadıkları sürece (bu konuda) ebediyen Allah’ın elçisinin zimmeti (koruması) vardır.”15
O halde başlangıçta ve sağlığında, Hz. Peygamber tarafından Müslüman olmayan toplumlara sunulan hak ve özgürlükler, o kadar kapsamlı ve insanîdir ki, bu husus, bizzat himaye gören muhataplarınca dillendirilmiştir.
Hz. Peygamber’in (sav) uygulamalarının kalıcılığı ise, ondan sonra gelen Abbasî, Endülüs ve Osmanlılarca âdil ve eşit bir şekilde en geniş hatlarıyla devam ettirilmiştir. İslâm dünyasının maddî ve manevî zenginliği de bu yönetim felsefesinde gizlidir. Bu anlamda Kutsala ve insana saygı gösterenler, erdem ve değerleri beşeriyete öğreten toplumlar ve ülkeler olacaktır. Kadîm, onların olduğu gibi, gelecek te onların olacaktır.

* Cumhuriyet Üniversitesi İlahiyat Fakültesi İslâm Felsefesi Öğretim Üyesi. bacetink@cumhuriyet.edu.tr

DİPNOT


1- Bu Medine Kent Devletinin Anayasası’nın belge ve metni için bkz. Muhammed Hamidullah, el-Vesâiku’s-Siyâsiyye (Hz. Peygamber Döneminin Siyasi=İdarî Belgeleri, çev: Vecdi Akyüz, İstanbul 1997, 63-73.
2- İbrahim Sarıçam, Hz. Muhammed ve Evrensel Mesajı, Ankara 2003, 315-316; Ahmet Özel, “Gayri Müslim”, DİA, XIII, 420.
3- Sarıçam, Hz. Muhammed ve Evrensel Mesajı, 356.
4- Muhammed Hamidullah, İslâm Peygamberi, çev: Salih Tuğ, Ankara 2003, I, 619; krş. Hamidullah, el-Vesâiku’s-Siyâsiyye (Hz. Peygamber Döneminin Siyasi=İdarî Belgeleri, 194.
5- Hamidullah, İslâm Peygamberi, çev: Salih Tuğ, Ankara 2003, I, 920; Sarıçam, Hz. Muhammed ve Evrensel Mesajı, 278.
6- Âl-i İmrân, 64.
7- Âl-i İmrân, 61.
8- Afzalur Rahman, Sîret Ansiklopedisi, II. baskı İstanbul 1996, I, 478.
9- Hamidullah, el-Vesâiku’s-Siyâsiyye (Hz. Peygamber Döneminin Siyasi=İdarî Belgeleri, 194-198.
10- Bürûc, 4 vd; İbn Hişâm, es-Siyretü’n-Nebeviyye, tah: Mustafa es-Sakka, İbrahim Ebyârî, Abdülhafîz Şelbî, Mısır trz, 34-36; Hamidullah, İslâm Peygamberi, I. 618.
11- Hamidullah, İslâm Peygamberi, I, 628.
12- Rahman, Sîret Ansiklopedisi, I, 463.
13- Hamidullah, İslâm Peygamberi, I, 919-920 (naklen; Esmânî (Assemani) Bibl, Orient, III, 2, s. XCVI)
14- Hamidullah, el-Vesâiku’s-Siyâsiyye (Hz. Peygamber Döneminin Siyasi=İdarî Belgeleri, 194-198; krş.Rahman, Sîret Ansiklopedisi, I, 443-444.
15- Hamidullah, el-Vesâiku’s-Siyâsiyye (Hz. Peygamber Döneminin Siyasi=İdarî Belgeleri, 198-199.