Muhammed Mustafa SAV

Anasayfa e Kitap Hayatı Fotoğraflar Kitaplar Linkler Ses Nükteleri Şiirler Yazılar Ziyaretçi Salavat English
Siyer fıkhı ve Usulü

Siyer fıkhı ve Usulü

Mustafa Özcan

Köprü Dergisinin (Bahar 2001) Nübüvvet Sayısında Yayınlanmıştır

Bilindiği gibi peygamberimiz (s.a.v.), peygamberlik zincirinin son halkasıdır. Nübüvvet binasının son tuğlası da onunla berkemal oluyor. Nübüvvet, mütekamil bir bina olduğuna göre; peygamberlik müessesesi bir bütündür. Tecezzi kabul etmez. Peygamberler, misyonları ve vazifeleri itibarıyla kardeştirler. Bu bakımdan; usulde müttehittirler ve birbirlerinden tefrik edilmeleri kabil değildirler. Usulu’d-din’in (akide) haricinde furuda veya şeriatta ise konjonktürel ihtiyaca cevaben farklılaşma arzederler. Bu da, işin tabiatındandır. Onların getirdikleri, ‘furu’ yani şeriatı anlamak, aynı zamanda siyerlerini ve şahsiyetlerini anlamak manasına gelir. Vakta ki, bir sırrı imtihan için Azrail (a.s.), Musa Aleyhisselam’a gönderilir ve Hazreti Musa’nın ruhunu kabzla emredilir. Bu vazifeyi yapmak için Hazreti Musa’nın huzuruna (Peygamberimize Dihye kılığında Cebrail’in geldiği gibi) tebdil-i kıyafetle gelir. Bunun üzerine, sahibinden izinsiz içeri girdiği için Hazreti Musa bu davetsiz misafire bir taş atar ve taş davetsiz misafirin gözüne ilişir ve onu kör eder. Bunun üzerine Azrail (Aleyhisselam) Cenab-ı Hakkın huzuruna giderek durumu nakleder ve Musa Aleyhisselam’ın ölümü istemediğini söyler. İşte, geçmiş ümmetlere ait hukuk ve kuralları (şeriat) bilmediğinden dolayı Kuveytli Ahmet Bağdadi gibi yazarlar, bu hadisin akılla bağdaşmadığına, ters düştüğüne hükmediyorlar. Halbuki durum farklıdır. Hazreti Musa (Aleyhisselam) kendisini sınamak için gelen Azrail’in kimliğinden habersizdir. Ve içeriye davetsiz girdiğinden dolayı şeriatın izin verdiği doğrultuda Musa Aleyhisselam mahremiyeti ihlal eden davetsiz misafire taş atar bu da onun gözünün birinin çıkmasına sebep olur. Burada Azrail (Aleyhisselam)’in gözü hakikaten değil temsilen çıkmıştır. Daha sonra Hazreti Azrail hakikaten ruhunu kabzetmeye geldiğinde Musa Aleyhisselam birinci vakıanın hilafına hakkın davetine tereddütsüz icabet etmiştir. Bazen tergib ve terhip iltibasen emir suretinde kabul ediliyor bu da yanlış algılamalara neden oluyor. Dolayısıyla bu tür acaleci kavrayışlar da peygamberlerin ve mesajlarının doğru şekilde anlaşılmasına mani olmaktadır.

Peygamberler kardeş ve bir zincirin halkaları mesabesindedirler. Usulde yani iman, mead, gaybiyat konularında müttehittirler ve bu alanda haklarında bir tefrike gidilemez. Ancak şahsi fezail konusunda Kur’an-ı Kerim’in vurgusuyla da farklıdırlar. ‘La nüferriku beyne ehadim min rusulihi’ kavli şerifi, ulemanın ittifakıyla imanda tefrik olunmayacağına dairdir. Fazilet hususunda derece farkını ortaya koyan açık ayetler olmasına rağmen bir rivayete göre Molla Kabız gibi tarihte kalbinde maraz bulunan bir takım kimseler Hazreti İsa (Aleyhisselam) ile Hatemü’l Enbiya Hazreti Muhammed Mustafa (s.a.v.) arasında bir fark olmadığını iddia etmişlerdir. Rivayetlere göre, Süleyman Çelebi’nin Vesiletü’n Necat adındaki mevlidi yazmasının arkasındaki saiklerden birisi de budur. Binaenaleyh, dayanakları, örümcek ağı gibi çürüktür. Bu hususta Kur’an-ı Kerim, sarahat ifade eden iki ayet-i celile ile tefadul (derece farkı) gerçeğini ifade etmektedir.1

Rivayetlere göre İranlı veya Arabistanlı söz konusu vaizin türrehatı üzerine Süleyman Çelebi red ve cerh makamında Mevlid-i Nebi olarak anılan Vesiletü’n Necat adlı kitabını kaleme alır. Umum ve husus birçok cihetle Peygamber Efendimiz (s.a.v.) diğer peygamberlere tafdil edilmiştir. Bu hususta münferit ve müstakil eserler erbabınca kaleme alınmıştır. Bu eserlerden birini de Sultanu’l Ulema İzzettin B. Abdussulem ‘Bidayetü’s-Süvel Fi Tafdil’ir-Resul’ adıyla kaleme almıştır.

Peygamberimizin diğer peygamberlere nazaran bazı faziletleri şunlardır:

-Son peygamber olmasına rağmen, Ademoğlu’nun efendisidir. İnsanlar arasında en faziletlisidir. Peygamberimiz iftihar değil de tesbit ve takrir makamında bu gerçeği şu sözleriyle ifade etmiştir: ‘Ademoğlu’nun seyyidi ve efendisi fahırsız ve övünmeksizin benim’ buyurmuşlardır.

-Kıyamet gününde Livau’l Hamd yani Hamd Sancağı Peygamberimizin elinde olacaktır. Bu da onu diğerlerine üstün kılan meziyetlerden birisidir.

-Adem Aleyhisselam olmak üzere bütün zürriyeti kıyamet gününde bu sancağın altında toplanacaklardır. Bu ihtisas sadece Peygamberimize aittir.

-Peygamberimizin gelmiş geçmiş bütün günahları affedilmiştir ve bu mertebeye nail olan başka bir kimse de yoktur.

-İlk şefaat edecek ve şefaati kabul edilecek de yine Peygamberimizdir. Maalesef günümüzde Mutezile mezhebine özenerek ‘adalet’ ilkesini şefaate aykırı addeden Mısırlı Mustafa Mahmut gibiler bu hakkı inkara yeltenmişlerdir. Bu inkarları daha sonra bu yöndeki hadislerin ve bütün hadislerin inkarına müncer olmuş ve basamak teşkil etmiştir. Ezher uleması da bu konuda münkirlere, susturucu ve ilzam edici cevaplar vermiştir.

-Peygamberimiz, müstecap duasını ümmeti için ahirete bırakmış ve saklamıştır...

-Ta’zim ve tefhim babından Kur’an-ı Kerim’de Cenab-ı Hakk bütün peygamberlere ismiyle hitap ederken sadece Efendimize sıfatıyla hitap etmiştir. ‘Ya eyyühennebiyyu’ veya ‘Ya eyyüherresulü’ gibi.2

-Efendimiz hariç, bütün peygamberlerin mucizeleri tarihe karışırken, onun en büyük mucizesi olan Kur’an-ı Mucizi’l Beyan’ın icaz özelliği kıyamete kadar bakidir.

-Cenab-ı Hakk, bütün ümmetlere Cennetin yarısını tahsis ederken diğer yarısını da Ümmeti Muhammed’e vadetmiştir.

-Peygamberimizin nübüvvet ve risaleti, ins ve cin; bütün dünyaya şamildir. Risaleti, umumi ve şamildir.

-Ümmeti Muhammed’in dünyadaki sırası en son olmasına rağmen Cennete ilk girecek zümredir.

-Kıyamet gününde insanlığın ve peygamberlerin kılavuzu ve öncüsü yine sevgili peygamberimiz Hazreti Muhammed Mustafa (s.a.v.) olacaktır.

-Cenab-ı Hakk, bütün peygamberlerden Peygamberimizin dönemine yetişmeleri halinde ona iman edeceklerine ve yardım edeceklerine dair onlardan ahd-ü peyman almıştır.3

-Peygamberimize Vesile ve Kevser verilmiştir.

-Ümmeti Muhammed’in ameli az olmasına rağmen ecri ziyade kılınmıştır.

-Peygamberimiz özlü sözlerle (cevami’ül kelim) taltif ve tebcil edilmiştir.

-Bir aylık mesafeden korkuyla yardım edilmiştir. Düşmanlarının kalbine uzaktan da olsa Allah tarafından korku salınmıştır.

-Ahirzamanda dini bütün dinlere üstün kılınacak ve izhar edilecektir. Yeryüzü Peygamberimize dürülmüş ve ümmetinin ulaşacağı en uç noktalar kendisine önceden gösterilmiştir.

Hazreti İsa ahirzamanda ikinci kez şeriatına tabi olarak gelecektir.

İzzettin Bin Abdusselam Peygamberimize ait olan 40 kadar hususiyeti ve fazileti kitabında konu etmiştir, yer vermiştir.

Siyer’e Nasıl Bakmalı ve Anlamalıyız?

Zaman ilerledikçe dini ve şer’i ilimler rivayeten dumura uğrarken yani kabuğuna çekilirken ve daralırken aynı zamanda dünyanın fiziki olarak genişlemesi gibi dirayeten açıldıkça açılıyor ve genişliyor. Dini ilimlerin genişlemesini ve daralmasını merhum Mısırlı Muhammed Mütevelli Şaravi kitaplarında tartışmaktaydı. Siyer ilmi hususunda da durum bundan farklı değildir. Binaanaleyh, akla, hikmete, yoruma açık bırakılan hayz-u mekan ve bu anlamda usul ve metedolojik çerçeve, hiçbir zaman kapanmayacağı gibi daha da açılmaktadır. Bu husus hadislerce de teyid edilmektedir: “Rubbe samiin ev’a minerravi” ifadesi bunu tazammun etmektedir. Nice muhaddisler var ki manasını kendisi anlamadığı halde rivayet eder, manası fakihe malum olur. Mustafa Sibai’nin Es-Sünne ve Mekanetuha Fi’t teşrii’il İslami kitabında ‘Men istecmere fel’yutir’ hadisindeki emri, hıfızda kavi ama dirayette zayıf bazı muhaddislerin, taharet esnasında tekli taş kullanmayı anlama yerine; vitir namazı olarak telakki ederek helada vitir namazını kıldıklarını ifade etmesi gibi. Dolayısıyla rivayetin sınırlarını dirayet açmakta ve geliştirmektedir. Usul bir anlamda, ilimlerin mukaddimesi ve felsefesidir. Fıkıh ile usülü, kanun ile muhakemeye dayanan hukuk mesabesindedir. Kanun bir kalıp, hukuk ise onun muhakemesidir ve felsefesidir. Dolayısıyla hukuksuz kanuni yargılama adalet değildir. Din ilimlerinde de durum böyledir. Nice kanun adamı vardır ki, hukuktan behresi yoktur. Bu, bir anlamda fakih ile muhaddisin karşılaştırılmasına benzer. Şeytana karşı kavi olan muhaddis değil, fakihdir. Zira muhaddisin anlattığı sırrı, fakih anlar ve kavrar.

Fukahanın, fıkıh alanında içtihadın gerekliliği için söyledikleri şeyler, siyer alanında da cari ve geçerlidir. Rivayetler sınırlı ama meseleler ve bu meselelere mukabil akıl yürütme de ve hüküm çıkarma da sınırsızdır. Öyleyse, meseleleri rivayetlerle rabtetmek ancak aklın, yorumun ve daima yenilenmeye, ahzu redde açık, usulün vazifesidir. Binaenaleyh siyerden çıkartılacak ve zamana yayılacak dersler ve ibretler sınırsızdır. Bizim için sınırlı naslarda ve rivayetlerde sınırsız ve teceddüt eden ders ve dirayetler vardır. Bunları yapmak da umum Müslümanların görevi olduğu gibi ehl-i tecdidin de sahasına girer. Bu açıdan, siyere her daim yeniden bakmamız ve anlayışımızı günün meseleleri ışığında onunla karşılaştırarak yenilememiz iktiza eder. “Ey iman edenler, iman edin...” buyruğunda olduğu gibi.

Siyere Üç Farklı Bakış Açısı!

Burada siyer’e ve Peygamberimize ‘üç tarzı siyaset’ deyiminde olduğu gibi üç farklı bakış açısı var. Ana gövdeyi temsilen Sevad-ı A’zam’ın bakışıdır ki, bu bakış açısına göre Peygamberimiz (s.a.v.) insanlık için model insandır. Buna mukabil gürnümüzde, iki farklı bakış açısı daha vardır. Bunlardan birisi, yelpazenin bütün genişliğiyle modernistlerdir. Bunların ölçüleri, dünya ve dünyevi gelişmeler olduğu için peygamberimizi ve peygamberliği dünyevi ölçülere vururlar. Bunlara göre, peygamberimiz uhrevi ve manevi cihetle değil, sadece geriye bıraktığı dünyevi izlerle büyüktür. Peygamberler seçilmiş insanlar olmakla birlikte, onlara göre üstünlükleri fiziki dehalarında yatmaktadır. Allah vergisinden ziyade başarıda beşeri özellik ararlar. Bunun için bu kesim, Peygamberimizi, peygamberliği ve rabbani sıfatları ile yüceltmekten ziyade dünyevi sıfatlarla yüceltmeyi tercih ederler. Bunlar, Peygamberimiz ve arkadaşlarını; ‘fez/eşsiz’, ‘abkari/deha’ gibi nitelemelerle anarlar. Dolayısıyla kozmopolit bir kategoriye sokarlar. Bu kategoride Büyük İskender dehadır, Voltaire de. Hatta bu dünyevi bakış açısının maluliyetiyle birlikte Ahmet Bağdadi gibiler bir İslam ülkesinde meseleyi Peygamberimize hakarete kadar vardırmışlardır. Ahmet Bağdadi’ye göre Peygamberimiz haşa ‘faşil’ yani başarısız bir şahsiyettir. Bu anlayışın bir uzantısı olarak, Hindistan’da veya daha farklı mekanlarda birkaç tabi ve taraftar edinebilmiş; başta Nuh Aleyhisselam olmak üzere mahdut sayıda ümmete peygamber olmuş peygamberler, aynı bakış açısına göre elbette başarısız addedileceklerdir. Çünkü burada başarının ölçüsü kemmiyet ve daha fazla taraftar edinebilmektir. Günümüzde kimi yazarlar tarafından yapılan, ‘Mehdi, Mesih nerede kaldı, İsa neden inip vazifesinin başına geçmedi hala’ şeklindeki tarizlerle, hürmetsizliğe ve saygısızlığa dönüştü. Sanki onların iradesi Allah’ın iradesinin dışında da kendi başlarına buyruk olarak himmet etmiyorlar!. Haşa, himmetsizlik ediyorlar! Maalesef, günümüzde bu tarz tariz ve taarruzlara sık sık rastlanılmaktadır. Bunun daha da ötesinde Cenab-ı Hakk’da, akılsız modernistlerin yakışıksız isnadlarına maruz kalmaktadır. Ahmet Bağdadi Peygamberimiz Hazreti Muhammed Mustafa’ya (s.a.v.) ‘faşil’ yani başarısız derken Suriyeli Yazar Haydar Haydar’da ‘Velimetu Aşabi’l Bahr’ adlı romanında -haşa- Cenab-ı Hakk’ı başarısız addetmiştir. Çünkü, kainatın yaratılışındaki sırrı hikmeti kavrayamamıştır. Dolayısıyla, burada, kudsiyete yaklaşımda genel bir çarpıklık ve bozukluk var. Bunun kaynağı da modernist yaklaşımlardır. Perspektife göre başarı veya başarısızlığın ölçüsünün değişmesidir.

Son sıralarda, Mısır’da yayınlanan kimi kitaplarda bazı peygamberlerin psikolojik arızalarının olduğunun söylenmesi de bu kabildendir. Peygamberlerin sabır ve çile ile ilahi imtihanları, bu şekilde vulgarize edildi ve arzileştirildi. Sanki, bu kitapları yazanlar, tezlerini, peygamberler ve tabilerinin imtihan edilmemeleri gerektiği üzerine inşa etmişler. Bakıştaki zaviye kaybından sonucu böyle görüyorlar. Halbuki burada dünya hayatının felsefesi ve nedeni gözardı ediliyor. Buradaki aykırı sonuçlarının nedeni, çarpık bakış açıları. Rıza gözü ile gazap gözünün bakışlarıyla sonuç aynı ve bir olmayacaktır. Aynu’r-Rıza ile Aynu’l-Gazap farkında olduğu gibi; peygamberlere dünyevi bir gözle bakmakla onlara uhrevi bir gözle bakmak arasındaki pencere ve perspektif ihtilafından gayet azim farklar husule gelmektedir. Binaenaleyh peygamberleri, dünyevi gözle bakarak anlayamayız. Bu taktirde onlar bize kapalı kalırlar. Burada da empatik ruh hali veya bizim kavramımızla söyleyecek olursak; tefani sırrı gerekmektedir. Bu sırla onları daha iyi anlarız.

Siyer, bu açıdan, M. Said Ramazan Buti’nin Fıkhu’s-Sire adlı kitabının başında arzettiği gibi mücerret bir tarih ilmi değildir. Tarih ve onun ötesidir; metafiziktir. Siyer’in sahibi, model insanın tarihidir. Bu açıdan Prof. M.S. Ramazan Buti’nin de dediği gibi, Peygamberimiz mücerret bir deha (abkari) değildir. Onun gücü fiziğinde değil metafiziğinde ve metafizik bağlantısında yatmaktadır. Aksini söyleyen hem yanılır hem de yanıltır. Bu itibarla Peygamberimiz, ebedi aleme rihleti ve göçü ile daha büyük hizmet ifa etmiştir. Bu durum, ancak metafizik boyutu ile anlaşılabilir.4

Maalesef modernistler nübüvvet anlayışını da tersyüz etmişlerdir. Merhum Muhammed Ferid Vecdi bu modernist kelam erbabı örneklerinin en tipiklerinden biridir. ‘Felsefe ve ilmin ışığında siyer-i Muhammediyye’ adlı yazısında şöyle söylemektedir: “Okuyucularımız, bizim ‘i’caz’ bahsinde israfata dalmadığımızı görmüşlerdir. Tekellüf ve zorlama ile de olsa mucizeleri normal esbaba havale ederek izah ve tahlil ettik.” Gerçekten de Ebabil Kuşlarını çiçek hastalığıyla izah ediyorlar. İsra ile Miracı ise mana aleminde ruhun urucuna ve göklerde dolaşmasına hamlediyorlar. Bedir’de Müslümanların imdadına yetişen melekleri de ‘manevi desteğe’ yoruyorlar. Böylece maneviyatı külliyen maddiyata dönüştürüyorlar. Bu hususta rahatsızlık duyanlardan birisi de Mısırlı merhum Muhammed Ebu Zehra’dır. El Mucizetü’l Kübra: El Kur’an adlı güzel eserinde mucizelerin tevil edilmesinden duyduğu rahatsızlığı behemehal dile getirmiştir. Süleyman Aleyhisselam döneminde Belkıs’ın tahtının göz açıp kapayıncaya kadar getirilmesini de tevil etmişlerdir. Maddiyyunculardan ileri gidenler tahtın gerçek olmadığını sureti olduğunu ileri sürmektedirler. Ebu Zehra buna itiraz eder. Bu akılsız akılcılar, Peygamberimizin risaletinin harikalar yani mucizeler üzerine değil de akıl üzerine kurulu olduğunu ve Peygamberimizin insanları mucizelerle değil de akılla hitap ettiğini ileri sürmektedirler. Ve neredeyse, İslam’ın harikuladelikleri ve mucizeleri tanımadığı noktasına gelmişlerdir. Bu duruma şaşıran bazı Hıristiyan ilahiyatçılar Muhammed Ebu Zehra’ya Kur’an-ı Kerim’in mucize ve harikuladelikleri tanıyıp tanımadığını sorarlar. Yani, bizim modernistler tereciye tere satarak Batılı ilahiyatçıların kafasını karıştırmışlar ve onlara modernizm satmışlardır. Kafaları karışan Hıristiyan ilahiyatçılar da durumu Ebu Zehra’ya danışmışlardır. Bunun üzerine, Ebu Zehra onlara, Kur’an-ı Kerim’in geçmiş ümmetlerin mucizelerinin belgeseli niteliğinde olduğu yönünde cevap verir.5 Hatta bazılarına göre, İslam derebeylere ve dönemin sağcı Kureyş burjuvazisine karşı solcu bir devrimden ibarettir.6 Aslında bu gibilerine karşı Iraklı İmadüddin Halil ‘Sağ ve Sol Oyunu’ adlı kitabında güzel bir cevap vermiştir. Esbab ile müsebbibat arasındaki ilişki muttarid ve sistematik yani düzenli tek bir beraberlik ilişkisidir. Ama bu beraberliğin sırrı ve keyfiyeti herşeyi yaratan Allah’ın katındadır. Dolayısıyla bugün, bir anlık olarak tabiat kanunlarını tatil ve taciz eden hissi mucizelere dair canlı delil olmaması, geçmişte yaşandığını ve mucizenin inkarını gerektirmez. Bu paralelde mütevatir derecesinde menkulat vardır. Esbabın ötesine geçemeyenler, mucizatı ve maneviyatı göremiyorlar. Mucize, maddi aleme manevi bir müdahaledir.

M. Ferid Vecdi paralelindeki Hüseyin Heykel Paşa da Hürriyet gazetesi yayınları arasında neşredilen Hayatu Muhammed (s.a.v.) adlı eserinde de aynen şunları yazar: “Ben hadis ve siyer kitaplarının kayıtlarına iltifat etmiyorum. Zira bu araştırmamda sadece ilmi usulleri esas aldım...” Herhalde Hürriyet tarafından beğenilmesinin ve yayınlanmasının hikmeti de budur. Milliyet’in Mısırlı Muhammed Said Aşmavi’nin kitaplarını yayınlaması da aynı politikanın bir sonucudur. Bu itibarla aslında Hüseyin Heykel Paşa’nın Mısır Amerikan Üniversitesinde mehaz olarak okutulan ama görülen mahzurlar üzerine yasaklanan Fransız solcularından ve Musevi asıllı Maxime Rodinson’un kitabı ve benzerlerini andırmaktadır. Fark birisinin Yahudi asıllı olması diğerinin de yerli olması veya Müslüman adı taşımasıdır! İkisinin de yöntemi kendi ifadeleriyle imani değil de, ilmidir! Genellikle eskiden beri Vakidi gibi siyer yazarları güvenilmez bulunmuşlar ve tenkide tabi tutulmuşlardır. Bundan dolayı siyer kitapları hadis kitapları gibi hüccet ve delil kaynağı sayılmamışlardır. Ama tevsik edilen ve belgelenen veya belge niteliği taşıyan kaynaklar, elbette ahkama dair konularda yol gösterici olmuşlardır.

Günümüzde siyer kitapları daha sistematik hale getirilmiş bulunmaktadırlar. Mesela bu hususta M. S. Ramazan Buti’nin Fıkhu’s-Sire adındaki kitabı bu çalışmalara numune gösterilebilecek niteliktedir. Mustafa Sibai’nin kendinden önce yaptığı gibi Buti de, kitabının her bölümünün sonuna ibretler ve mev’izeler bölümü koymuştur. Burada mevzudan alınabilecek dersler işlenmiştir. Okuyucu için ‘kıssadan hisse’ çıkarılmaktadır. Bu, gayet güzel bir çığırdır. Böylece siyer ilmi ve bahsi atıl bir ilim dalı olmaktan çıkarılarak işlenen maden gibi mütekamil bir ilim dalı haline getirilmektedir.

Öteden beri, mübalağaya kaçan kıssacılar, bu ilim dalının, kavaid ve zavabit ve sebr ve taksimi yani usulü olması gerektiğini bizlere öğretmişti. Kısaca, siyer-i Nebinin, kavaid’den oluşan ve olayları bu şekilde mihenge vuran bir usulü olması iktiza ederdi. Aslında, vakayiname (kronoloji) tarzında siyer-i Nebi kitaplarının yanında bu ilmin bir usulü de olması gerekirdi. Aslında, baştan beri de var. Bu sahada, yazılmış en bariz ve en kıymetli ve en kabul görmüş eserlerden birisi belki de sahasının eşşiz eseri ve şahaseri; Kadı İyaz’ın, Kitab eş Şifa Bitarif Hukuki’l Mustafa adlı hacimli eseridir. Bu eser, sahasında kibrit-i ahmer gibi ender olmasından ve sahasında bir boşluğu doldurmasından dolayı bütün İslam alemine malolmuş durumdadır. Molla Aliyyü’l Kari gibi birçok müellif bu kitabı şerh yazmıştır. Gazali’nin kitapları gibi hem şerh edilmiş hem de kolay tedavülü ve okunması için çeşitli ihtisarlar ve kısaltmaları da yapılmıştır. Şifa ve benzeri kitaplar, İslam’ın genel çerçevesi içinde Peygamberimizin yerini bulma ve oturtma arayışı ve çabasıdır. Büyük çapta başarılı da olmuştur ki, ümmetin tasvibine ve kabulüne mazhar olmuştur. Bugün ilim müddeilerinin (ediaya) istilasıyla birlikte çatırdayan, ilmi disiplinlerin yeniden ihyası ve gözden geçirilmesi ve tahkim edilmesi gerekiyor. Bunun da arefesindeyiz. Bu çerçevede, peygamberliğin ve peygamberlerin konumunun tartışıldığı asrımızda, ümmetin medar-ı iftiharı olan Şifa gibi kitapları yeniden değerlendirmeliyiz. Kadı İyaz’ın kitabı, siyer fıkhından ziyade siyer usulü’dür. Olaylarla birlikte olayların dayandığı geri plan aydınlatılmaya çalışılmaktadır.

Nübüvvet mührüne bakışta genelde Müslüman camiayı üç sınıfta tasnif etmek mümkündür. Ya da siyer-i Nebi bahsinde üç değişik bakış açısından söz edebiliriz.

-Sevad-ı A’zam olarak adlandırılan ifrat ve tefrit arasındaki ana gövde.

-İfratı temsil eden Vehhabiler veya Selefiler

-Tefriti temsil eden modernistler veya Hindistan veya Pakistan’da Brelviye gibi bazı gruplardır

Vehhabilere gelince: Kimi zaman, muhaliflerine karşı ‘Ehl-i Sünnet’ veya ‘Fırka-i Naciye’ ifadesini tekellerine alan bu grubun, Sevad-ı Azam’a göre siyer’e yaklaşımlarında bazı farklılıklar göze çarpmaktadır. Bu farklılıklardan birisi, M.Said Ramazan Buti’nin Fıkhu’s-Sire adlı kitabının son bahislerinde de değindiği gibi, Peygamberimizin kabri şeriflerinin ziyaretinin meşruiyetidir. Bunu ve tevessül ve istigaseyi, şirkin basamakları olarak görüyorlar ve Müslümanları bunlardan men ediyorlar. Bu konuda dayandıkları bazı hadisleri infiratçı bir yaklaşımla bir şekilde ele alıyor veya mutlaklaştırıyorlar. Beni İsrail’in peygamberlerinin mezarlarını ‘bayram yerine’ çevirmelerini takbih eden bazı hadislerin yorumlanmasındaki gibi. Bu veya benzeri hadislerden ‘yasak’ manası çıkartıyorlar. Bu minvalde refik-i alaya yükselmesinden sonra Peygamberimizin manevi tasarruf ve bereketiyle teberrükü yani bereketlenmeyi yasaklıyorlar. Mevlidi de ‘menedilmiş’ mübalağalı övgü -itra- çerçevesine sokuyorlar ve bidat formlarından biri olarak görüyorlar. Bidat konusundaki değerlendirmelerinde aşırıya kaçıyorlar ve Mevlid’i ilk ihdas eden fırkanın Mısır’da hüküm süren Fatimiler olduğunu ileri sürüyorlar.7

Yaşar Nuri Öztürk gibi modernistlerin hayatta iken de kabul etmedikleri (haşa ‘tüy’ diye nitelendirdikleri) sakal ve tırnak teberrüklerini sadece hayatına tahsis ediyorlar. Peygamberimizin: “Hıristiyanların Meryem oğlu İsa’yı övmede mübalağaya kaçtıkları gibi beni övmeyin; ben bir kulum, sadece Abdullah ve resulü deyin (kafi)” buyurmalarını bu şekilde değerlendirmektedirler. Hadislerde, fahr ve övgü olmadan -tahdis-i nimet- kabilinden Peygamberimiz ademoğlunun seyyidi ve efendisi olduğunu ikrar etmesine rağmen bu konuda Sahabelerin kendisine, ‘Efendimizsin-Seyyidüna’ demeleri karşısında Efendimiz: “Seyyid ancak Cenab-ı Hakk’dır” buyurmuşlardır. Binaenaleyh selefiler bu konuda dinin içinde kalarak, Sevad-ı A’zam’ın isbat ettiği bazı hususları nefyediyorlar. Meseleye dinin içinden bakıyorlar. Modernistler ise genelde meseleye dinin dışından bakıyorlar. İfrat ve tefrit arasındaki fark da burada düğümleniyor. Selefilerin, Sevad-ı A’zam ile aralarındaki farklılıklardan birisi budur. Ama bir cihetle, onları bu mübalağaya veya ifrata sevkeden de; Sevad-ı A’zam’ın, meşayıhı ve evliyayı ta’zimde zaman zaman aşırıya kaçması ve ölçüyü kaçırmasıdır, denebilir. Bununla birlikte hiçbir zaman tefrit, ifratın nedeni ve malzemesi olsa da gerekçesi ve meşruiyet zemini olamaz. Meşruiyet kazandırmaz. (Arapların: La yesihhu illa’s sahih’ dedikleri gibi) Sadece hak, haktır. Bundan dolayı onları, bu yaptıklarından dolayı, mazur görmemiz kaabil değildir. Beni İsrail’in peygamberlerinin kabirlerini mescid kılmalarından yola çıkarak kabirlerle birlikte camileri de yıkmışlardır. Bunun neticesinde, Batılılar Vahhabilere ‘Mabed Kurtları veya Mabed Yıkıcıları’ adını takmışlardır.8

Hicaz’a hakim olduklarında, Sahabe kabirleriyle birlikte Peygamberimizin kabrinin ziyaretine de sınırlandırma getirmişlerdir. ‘Bidat’, kavramını genişletmişler ve bu hususta aşırıya gitmişler ve bidatla alakası olmayan hususları da zorlama ile ‘bidat’ kavramı içinde mütalaa etmişlerdir. Sözgelimi, Ravza-ı Şerife sütre örtülmesini bile garip bir şekilde ‘bidat’ kavramı içinde değerlendirmişlerdir. Bu konudaki aşırılık ve sertliklerinden dolayı insanları kendilerinden soğutmakta ve kaçırmaktadırlar. Siyaseten Hariciler gibi olmasa bile muamele açısından hareketleri onlara benzemektedir. Selefiler, İbni Teymiyye’nin fikriyatını kuvveden fiile yani uygulama sahasına ve hayata geçirmişlerdir. Buna mukabil Hindistan ve Pakistan’da Brelwiler gibi tefrit ehli de ‘bidat’ kavramını oldukça sınırlandırmışlardır. Bazı bidatlara geçiş hakkı ve onay vermişlerdir.

Modernizm, geleneğe karşı çıkmak için kısmen bu ekolü (selefilik) kendisine dayanak ve referans almış ve üzerine diğer anlayışlarını ilave ve bina etmiştir. Selefilik gibi ifrat ve tefrit cemaatların özelliği furuat meselelerini usulün önüne geçirmeleri ve mekasıt yerine lafzi sadakati esas almalarıdır. Bu da, mana ve maksadın feda edilmesine yolaçmış ve bu anlayış biçimi Haricilik gibi fırkaları beslemiştir. Bazı selefiler daha da ileri giderek ‘Seyyiduna Muhammed’ tarzı terkip ifadelere karşı çıkmışlardır. Manayı ve dolayısıyla anlayışı ve buna bağlı olarak genişliği daraltmışlardır. Bundan da maraz doğmuştur. Mesela İbn-i Teymiyye, Kur’anı Kerim’de eş anlamlı yani müteradif kelime olmadığını söyler. Bu aslında tartışılır olmakla birlikte eskilerin ‘vecih’ dedikleri ‘güzel’ bir görüştür. Buna mukabil, mecazın olmadığını ileri sürmesi tersinden bir yaklaşımdır. Bu da lafızperestliğin diğer bir yönü ve boyutudur. Mecazı inkar, aslında çok boyutluluğu inkar ve zahiriciliktir.

Selefi uleması, ‘görüşlerini; hata kabul etmez doğru’ kabul ederken, aksine diğerlerinin görüşlerini de ‘doğru kabul etmez hata’ olarak değerlendirmektedir. Kısmen bu yaklaşım mezheplerin diğerlerine bakışında da vardır. Halbuki, hak taaddüt etmezse de, furuatta genişlilik ve çeşitlilik esastır. Aksini iddia ise, dinde tekelcilik ve inhisarcılık tehlikesine yol açar. Halbuki çeşitlilik, Cenab-ı Hakk’ın rahmetinin bir uzantısıdır. Çağdaş ulemadan, Muhammed Ebu Zehra ve Muhammed Behi gibilerin haklarındaki kanaatları bu meyandadır. Selefiliğin bariz sıfatlarından birisi, kapalılıkları ve darlıkları, ikincisi de bütün diğer ifrat ve tefrit meslek ve meşrepleri gibi cedelci ve münakaşasever olmalarıdır. Kılı kırk yararlar ama başkalarının hakkına hukukuna riayet etmezler. İlaveten, kendilerine yönelik eleştirilere dayanamamakta ve muhaliflerini kötü sıfatlarla karalamaktadırlar. Mesela kendilerini eleştirenleri ‘kuburiler/kabirciler’ şeklinde tanımlamaktadırlar. Muhammed Behi gibi kendilerini ‘itidal’ dairesinde eleştirenler de bu kötü sıfatlarla sıfatlanmaktan kurtulamamaktadırlar.9 Ebu Zehra gibi Muhammed Behi de onların ‘bidat’ kavramının tanımında mübalağa ettikleri görüşündedir. Vehhabiler aksini savunsalar da muhaliflerine göre, dar kafalı ve görüşlüdürler (narrow minded). Bu da ilgi alanlarının çok sınırlı olmasından bellidir. Hep aynı nokta üzerinde dönüp dolaşıyorlar ve aynı konular etrafında gidip geliyorlar. Ehli Sünnetin iki kutbu olan Eş’arilik ve Maturidilik de, onlara göre ehl-i dalalet ve münharif ve sapkın mezhepler cümlesindendir.10 Ehl-i Sünneti tekellerine alan Selefiler bu iki kutbu sadece ehl-i Sünnete en yakın iki mezhep olarak görmektedir. Ehl-i Sünnetin, Hariciler arasında İbaziyyeyi ve Şiiler arasında Zeydiyyeyi tasnif ettiği gibi.

Taraftarlarına göre, Selefilik bir tecdit hareketidir, bundan dolayı da kendilerini Hanbeliliğin bir uzantısı olarak görüyorlar ve yeni bir mezhep ihdas etmediklerini söylemektedirler. Aslında, tecdit, ıslah ve şeair-i İslamiyyeyi ihya demektir. Yeni fıkhı görüşler veya mezhepler ihdas etmek değil. Bu açıdan, tecdide getirdikleri tanım doğrudur. Ancak mezhepler arasında, yeniliğe en kapalı ve esere en yakın ve muhafazakar ve tutucu yapıda oldukları için, Ahmed Bin Hanbel’den sonra da yer yer değişik fıkıh ve tasavvuf ekolleriyle münakaşaya ve çatışmaya girmişlerdir. Yani, muhafazakar yapıları zaman zaman katılığa ve sertliğe dönüşmüştür. Muhafazakarlığın afatlarından biri de budur. Hanbeli mezhebinin yapısında bu meyelana uygun bir zemin olduğu söylenebilir. Bu, Ahmet Hanbel döneminde selabet-i diniyye anlamına gelse de bazı dönemlerde taassup ve dargörüşlülük haline gelebilmektedir. Selefiler de kendilerine göre, usulü ıslaha yönelmişlerdir. Kısaca, selefiler siyer-i Nebiye de, hayata ve dine baktıkları daracık alandan bakıyorlar. Bundan dolayı taassup değil ama dinin alanını daraltma konusunda bazı modernistlerin ilham kaynağı olmaktadırlar.

Modernist Bakış Açısı

Bölüm aralarında kısmen değinmeye çalıştığımız modernist bakış açısı da, muhtelif bakış açılarından biridir. Modernistlerin bakış açısı da buğulu bakış açısıdır. Bakış açısı, aslında insanın kendisidir. Bir rivayette kendisini çekiştiren Ebu Cehil haber verildiğinde, Efendimiz (s.a.v.): “Kendisini aynada görmüştür” buyurmuşlardı. Gerçekten de öyle. Dolayısıyla modernistlerin bakış açısı sonucu ortaya çıkan siyer imajı ve kimliği, katiyetle aslına mutabık ve uygun değildir. Bu durumda, siyere bakış açısında; Sevad-ı A’zam’dan ayrılan ikinci fırka da gönümüzde ‘modernistler’ olarak anılan akım olmaktadır. Geçmişte, şahidi gaibe mukayese etmenin sakim sonuçlarından birisi, antropomorfist (Allah’ı yaratıklara benzetme) anlayışların üretimi olmuştur. Bu bakış açısı, Haşeviye gibi tecsime inanan fırkaları doğurmuştur. Halbuki, Gazali’nin çok yerinde vazettiği gibi, delilin yokluğu medlülün yokluğunu gerektirmez. Kasır ve kısır akıllarıyla, sonuca varmak istediklerinde; Allah’a teslim olma yerine, onu kendi kafalarıyla tayine kalkışmışlardır. Dolayısıyla -la teşbih- Eflatun’un fil tanımında olduğu gibi körlerin fili tanımlamasına benzer bir sonuç elde etmişlerdir. Herkes başka bir mezhebe gitmiştir. Görme yetisinin eksikliği, tanımda gerçekle, tasavvur arasındaki farkı ortaya çıkarmıştır. İnsan da bu dünya da kapasite eksikliğinden dolayı iman etmek ve teslim olmak zorundadır. Aksi taktirde, bu durum, Efendimiz (s.a.v.) ‘seni tam olarak bilemedik’ buyruğuna ters düşerdi. Bu dünyada Cenab-ı Hakk daha ziyade isim ve sıfatlarıyla tanınabilir. Bu tanıma imkanından dolayı eskiler, “Cenab-ı Hakk şiddeti zuhurundan gaiptir” demişlerdir. Sıfatlarının ve isimlerinin şiddeti zuhuru veya tezahürleri meydandadır. Öbür dünyada ise Cenab-ı Hakk’ın insanı daha üstün vasıflarla ve kapasiteyle donatması ile insan bu noksanlıklarını giderecek ve ‘hasene ve ziyade’ye yani Cenab-ı Hakk’ı keyifsiz olarak müşahedeye nail ve mazhar olacaktır. Elbette sınırlının sınırsızı tanıması kabil değildir. Balıkların kendilerini veya denizin dışını tam olarak algılayamadıkları gibi. Bundan dolayı, yanlış yöntemlerle Allah tanımlanmak istenince, beşer tasavvuru, Sani-i alemi ve Halık-ı mevcudatı, beşer derekesine indirmiştir.

Bu anlamda, modernistler de Peygamberimizin üstünlüğünü manevi alemden maddi aleme tenzil etmişlerdir. Bu nübüvvete bakışta bir sapmadır. Bunun sonucu da, mevsufun yanlış tanımlanmasıdır. Modernistlerin nübüvveti okumaları, nübüvveti ödünç okumadır veya akültürasyon (acculturation) boyutuyla okumadır. Bundan çıkacak sonuç, özgün ve asil olmayacaktır. Modernistler, bundan dolayı genellikle Efendimizi dünyevi gözlükle ve dünyevi boyutla okumuşlardır. Semavi boyutunu ya iptal etmişler ya da görmezlikten gelmişler ve gerektiği kadar ehemmiyet vermemişlerdir. Bugün maalesef bazı İslamcılar da, Colin Turner ve Abdulkerim Suruş11 Muhsin Abdulhamid’in dediği gibi Yahudilerin yaptığı gibi dini ve İslam’ı dünyevi boyuta hapsetmek istiyorlar. Bu bakış açısıyla da, ahiretin yeri netliğini kaybediyor ve marjinal hale geliyor. Bundan da bir sürü manevi hastalık zuhura geliyor. Modernist bakış açısıyla baktığınız zaman, dinin metafizik boyutu kayboluyor. Yerine mekanik boyut geliyor. Halbuki mekanik boyutun arkasında metafizik boyut var, mekanik boyut sadece bir perde ama modernizm insana kalıp olarak baktığından bunu görmüyor ve görmek istemiyor. Bu bakış açısının sonuçlarından birisi de, nübüvveti aklileştirme çabasıdır. Doğrusu, İslam irrasyonel olmamakla birlikte aklın sınırlarına hapsedilemez. Aksi takdirde, boyut farkı ortadan kalkar ve vahye ihtiyaç kalmazdı. İslam’ın ötelerden, gayptan gelen bir boyutu var. Gaybı körletirseniz geriye dinden bir şey kalmaz. Gaybı akla hapsetmek gerekli ve yeterli olsaydı vahyin inzali ‘tahsil-i hasıl’ derekesinde olurdu ve Cenab-ı Hakk’ın hakim ismine ters düşerdi. Hakim, ismiyle Cenab-ı Hakk, absürd ve saçma bir iş yapmamaktan münezzeh olduğuna göre, vahiyde ve onun getirdiği gaypta aklı aşan ama ona ters düşmeyen boyutlar var. Allah’ın müteal olması gibi peygamberlerin de aşkın bir boyutu (transcendant-müteal) bir yönü ve yönleri olması gayet tabiidir. Modernistler, ya bu ‘aşkın’ boyutu tahdit ediyor ya da yok farz ediyorlar. Mucizeler aşkın boyutun formu mesabesindedirler. Dolayısıyla modernistler, hissi mucizeleri, harikulade halleri tevil ediyorlar. Aşkın boyut, Allah’la irtibatlı olan boyuttur. Bu boyut, tabiat kanunlarıyla yani adetullah ile mukayyet değildir. Nasıl fotoğraflarda ilk bakışta göremediğimiz boyutlar varsa hayata bakışta da bazen aşkın boyutları fark etmeyebiliriz. Bu sadece, dikkatsizliğimizden kaynaklanır.

Muhammed Abduh’dan itibaren o ve muakkipleri, nübüvveti aklileştirme pozisyonu çerçevesinde hissi mucizeleri ya inkar ya da te’vil etmişlerdir. Muhammed Abduh’un Cüz’ü Amme Tefsiri’nde Ebabil Kuşlarını çiçek hastalığıyla te’vil ederek apaçık bir zorlama içine girmesi gibi. Bu hususta; Muhammed Abduh’un bakışı nübüvvet pınarından gelen duru bir bakış açısı değildir. Dini, modernizm formu içinde daraltma çabasıdır. Albert Hourani gibi Arap asıllı bazı fikir tarihçileri bu hususu şüpheye mahal bırakmayacak bir şekilde ortaya koyarak, onların, dönemlerinin mahsulü olan kompleksle İslam inancını modernizme uydurmaya çalıştıklarını söyler. Siyere başka bir zaviyeden bakmışlardır. Bu zaviye Arapların ‘müsakafa/acculturation’ dedikleri başka bir kültürün etkisiyle, ecnebi kültürün etkisiyle12 bakıştır. Muhammed Abduh, Risaletü’t-Tevhid adlı kitabında; tevhide bakışını aklileştirmesini aynen siyer alanına da yansıtmış ve tatbik etmiştir. Bu alanda onun ekolünü takip eden ve aşan Tantavi Cevheri, Cevahir el Kur’an adlı tefsirinde mucizatı nefyeden bir tavır takınmıştır. Daha sonra Türkiye’de İran devrimiyle birlikte gündeme gelen ‘Kur’an-ı Musavver’ tartışmasının bir ayağını teşkil etmiştir. Neredeyse Kur’an-ı Kerim’i kudsiyetinden arındırarak Hıristiyanların yaptıkları gibi Kur’an-ı Kerim’i güya zihinlere yaklaştırmak için fotoroman boyutuna indirgemiştir. Bunların yaptıkları, aşkın boyutu keşfetmek değil, arzi boyutlara indirgemeciliktir. Cevahir el Kur’an’ın bir benzeri olarak, dönemin İran Devriminin Türkiye Temsilcisi Mehdi Pur, Resimli Kur’an (Kur’an-ı Musavver) hatırlayınca Türkiye’de ariz ve amik tartışmalara yol açmıştır. Eskiden, bir biçimde, Ahmediye ve Muhammediye kitaplarında Cehennem ve Cennet gibi cansız mekanlar temsili bir biçimde tasvir edilmişlerdi. Elbette Tantavi Cevheri’nin bu tutumu, Kur’an’a hürmetsizlik bağlamında değerlendirilmiştir. Ardından Mehdi Pur’un Kur’an-ı Musavver-Resimli Meali de aynı tepkiyi çekmiştir. Sadece Mehdi Pur’u o dönemde Sadreddin Yüksel Hoca savunabilmiştir.13

Abbas Mahmut Akkad da bu kervandakilerden bir diğeridir. Muhammed Abduh, Akkad hakkında bir kehanette ve önsezide bulunarak: “Eğer hislerim beni yanılmıyorsa bu çocuk gelecekte büyük bir yazar olacak...” demiştir. Belki fazlasıyla, Muhammed Abduh’un kehaneti tutmuş ve bazı açılardan Necip Fazıl Kısakürek’e benzeyen Akkad, 100’den fazla eser kaleme alarak, sadece bir yazar değil hem de velut bir yazar olduğunu isbat ederek Abduh’un önsezisini haklı çıkarmıştır. Çocukluğunda Cemaleddin Afgani’nin şakirtlerinden olan Ezher alimi Şeyh Ahmed el Cedavi’nin ilim meclislerine devam etmiştir. Muhammed Ferid Vecdi’nin kurmuş olduğu Düstur adlı gazetesinde 1907’den itibaren düzenli olarak yazmıştır.14

Akkad, başta Peygamberimiz olmak üzere Hazreti İsa’nın ve büyük Sahabilerin büyüklüğünü hep akli, zihni ve fiziki deha ile (abkariyyat serisi) irtibatlandırmıştır. Abkari, üstün ve faik insan demektir. Nietzsche’nin üstün insan tasvirlerini çağrıştırır şekilde. Bu modernist yaklaşımların sonucu, yaklaştırma yoluyla Baas tipi kavmiyetçi Arap ideolojiler Peygamberimizi ideolojilerine malzeme, basamak ve dayanak yapmak istemişlerdir. Böylece semavi boyut tedricen ortadan kalkmış ve arzileştirme teşebbüsleri nübüvvetin anlaşılmasının yolunu sisli hale getirmiştir. Sanki Peygamberimiz, Allah’ın bir lutfu veya iksiri değil de kendi kendinin eseri veya Arap dehasının eseri olarak algılanmış ve takdim edilmek istenmiştir. Muhammed Abduh ve ekolü; genellikle Kur’an-ı Kerim’i Peygamberimizin tek mucizesi olarak görme eğiliminde olmuşlardır.

Peygamberimiz de, kendisine gelene tabidir. Gelmiş geçmiş bütün günahları bağışlanmasına rağmen daima ibadet etmiş ve itirazlar karşısında ‘şükreden bir kul olmayayım mı?’ diyerek Allah’ın nimetini ve lutfunu nazara vermiştir. Bugünkü krallar gibi kanun üzerinde değil bilakis kendi mesajının sınırları içindedir. Kızına ve aile efradına da bunu tenbih etmiş ve ‘kızım dahi aynı şeyi yapsa sirkat cezasını uygulardım’ buyurmuşlardır. Hazreti Fatıma’ya, kıyamet gününde herkesin ameliyle geldiğinde, huzuruna nesebiyle gelmemesini öğütlemiştir. Ayrıcalık istememiş ve bazen Cenab-ı Hakk’ın hatırlatma ve ikazlarına muhatap olmuştur. Abase Suresi’nde veya Hud Suresi veya benzeri surelerde olduğu gibi.

Mutezile gibi onlar da, rasyonel te’vilatla Kur’an’a, yüklenmediği manaları yüklemeye çalışmışlardır. Muhammed Abduh’un, Ebabil Kuşlarını çiçek olarak tefsir etmesi gibi. Halbuki, Muhammed Abduh mevhum Granik hadisesini reddettiği halde mezhebine uyduğu için Ebabil Kuşlarını, çiçek hastalığına hamleden dayanıksız ve zayıf rivayetleri kabul etmektedir. Oysa ki, İbni Esir gibi tarihçiler Granik hadisesini tamamen reddetmişlerdir.15 Bu modernist yaklaşım, salgın ve sari bir hastalık gibi ilim disiplinlerinin her sahasına intikal etmiştir. Maddi harikaları kabul edecekleri yerde bunu reddederek manevi ahvale yormakta ve te’vil etmektedirler. Maalesef bu ekol, Batı’nın ilminden ziyade kültürünü ve metodolojisini benimsemiştir.

Marksist Terminolojiden Etkilenme

Abkariyyat serisinin ve nitelemesinin bir devamı olarak Peygamberimizin tebliğ ve davet faaliyetleri marksist jargona uygun bir biçimde ele alınmaktadır. Siyer-i Nebinin tahkiyesinde ve anlatımında, marksist terminolojiye başvurulmuş ve ona göre kavramlar seçilmiştir. Sözgelimi, davet ve tebliğ faaliyetleri ‘kifah’ ve ‘nidal’ kavramlarıyla anlatılmaya çalışılmıştır. Bunun temelleri modernizme ve marksizme dayanmaktadır. Bu, modernist anlayışın bir ürünü olarak Peygamberimizin eşsiz özellikleri ‘abkariyyat/üstün’, ‘fez/eşsiz’ gibi sıfatlarla dile getirilmiştir. Aslında, dünyevi boyuta hapsedilmiştir. Bu sıfatların, sema ile bağlantıyı çağrıştıran hiçbir anlamı yoktur. Bu, edebiyatta ‘Ez-zem bima yüşbihu’l medh’ kapsamına girer. Yani, methe benzeyen zem ve yergidir. Hatta bunun sonucu olarak bazıları, Peygamberimizin tebliğ vazifesini ve faaliyetlerini sağa karşı solun mücadelesi şeklinde yansıtmaya çalışmışlardır.16

Nübüvvetin bu derekeye indirilmesinden ve indirgenmesinden sonra Ahmet Bağdadi gibiler haliyle Peygamberimize lakap takarak onun başarısız olduğunu ilan edeceklerdir.17

Ahmet Bağdadi ve Selman Rüşdi gibi güya Müslüman asıllı yazarlar, peygamberlik müessesesine hakaret ederken, Thomas Carlyle gibi ‘yedi kat’ yabancılar bile Peygamberimizin insanlık üzerine fazl ve keremini ikrar ve itiraf etmişlerdir. Alicenaplık işte budur. Bugün yerkürenin beşte biri İslam mesajına teslim olmuştur. Onların lisanıyla konuşacak olursak, bu gerçek başarı için bir mikyas değil midir? Zaten peygamberler hakka tabidirler. Onların tebliğinde başarı veya başarısızlık söz konusu değildir. Onlar sadece vazifelerini yaparlar. Allah’ın işine karışmazlar. Memur ve mükellef olduklarının dışına çıkmazlar. İbtida değil ittiba ile mükelleftirler. Netice, sonuç Allah’ın yedi kudretindedir. Çalışmak bizden, taktir ve tevfik Allah’tandır. Başarılı olup olmadıklarını söylemek için tevfik ve hizlanı Allah’a değil onlara vermek gerekir. Bu da, inanç esaslarımızla bağdaşmaz. Ancak Mutezile zihniyetiyle düşündüğümüzde; tevfik ve hizlan hatta kudret Allah’ınki kadar, beşerden de olduğu için onlara göre başarı veya başarısızlıktan bahsedilebilir.

Burada Ahmet Bağdadi gibilerinin başarıya veya başarısızlığa başka zaviyelerden baktıkları anlaşılmaktadır. Mutezile, beşere müstakil kudret izafe ettiğinden, bu durumda kainatta iki müstakil kudret hasıl olmuş oluyor. Burada, zımni olarak beşeri Allah’ın derecesine çıkarmak vardır. Buna, ilahların çoğunluğunun reddedildiği temanü delili ile cevap verilebilir. Bu açıdan, şunu söyleyebiliriz, akılla vahiy, İslam’la diğer dinler ve Allah’ın kudretiyle beşerin kudreti asla bir değildir ve eşitlenemez.

Bu itibarla, Mutezile’nin inancı Seneviyye ve dualistlerle aynı kapıya çıkmaktadır.18

Peygamberler hakkında edeben ve hakikaten, ‘başarısız’ tabiri kullanılamaz. İmam Rabbani gibiler, Hindistan taraflarında bazı peygamberlerin çok az tabileri olduğunu haber vermektedir. Bu, peygamberlerin başarısızlığını değil, gönderildikleri kavimlerin azgınlığını gösterir. Bu meyanda sadece tabilerinin azlığından sözedilebilir. Bağdadi, gözlüğüyle baktığımızda hanımını yola getiremeyen Hud ve çocuğunu yola getiremeyen ulu’l azm peygamberlerden Nuh Aleyhisselam’ın da (haşa) başarısız olduklarına hükmetmek gerekir. Görüldüğü gibi, modernizmin çapı büyüdükçe ve genişledikçe nübüvvet konusundaki türrehatı ve saçmalıkları da büyümüştür. Dolayısıyla, modernist yaklaşım çıkmaz bir sokaktır.

Birinci Zeyl: Kıssacılık ve Ayrıntılarda Aşırıya Kaçma ve Mübalağa

Bediüzzaman güzel bir ifadeyle: ‘mübalağa ihtilalcidir’ der. Gerçekten de öyledir. Sealibi’nin ‘El Arais’ kitabı gibi, kıssacılık merakını kamçılayan bir uslupla yazılmış kısas-ı enbiya kitapları, ‘hatibu leyl/gece oduncusu’ benzetmesinde olduğu gibi, ne buldularsa; zayıf ve sahih demeden sayfalarına bulduklarını doldurmuşlardır. Ve bu hususlarda İsrailiyat’a dayalı çok rivayet vardır.19 İsrailiyat konusunda İbni Teymiyye ve ekolü genellikle ihtiyatlı ve uyanık davranmışlardır. Keza İbn Kesir de, bu konuda en dikkatli davranan kısası enbiya yazarlarından biridir Bu, siyere karışan ve bulaşan İsrailiyat kıssalarından birisi de Şeytan Ayetleri’ne dayanak teşkil eden Granik hadisesidir. Doğru bir benzetmeyle, Hüseyin Hatemi bu rivayeti Şeytan Rivayetleri’ne benzetmiştir. Halbuki ehli tahkik olan Şifa Yazarı Kadı İyaz gibi allameler bu iddiaları ve rivayetleri yalanlayarak reddetmişlerdir. Rivayetin düzmece ve uydurmaca olduğunu ortaya koymuşlardır.20 Iraklı tarihçi Prof. Cevat Ali de, Tarihü’l Arab Fi’l İslam adlı eserinde Granik meselesini Yahudi kıssacıların uydurduklarını söyler.21

Genellikle, muhaddisler kıssacılara ve megazi yazarlarına itimat etmemişlerdir. Vakidi’den daha sağlam ve mutemet kabul edilen Muhammed ibn İshak bile Medine İmamı İmam Malik nazarında merduttur. Hakkında İmam Malik şunları söylemiştir: “Bu yalancılardan bir yalancıdır, Yahudilerden rivayet etmektedir...” Böylece onun sözüne itimat edilemeyeceğini söylemiştir. Merak celbetmek ve hoşça vakit geçirmek için bazı kısas-ı enbiya kitapları yazılmış ama bunlar umulan faideyi temin edememişlerdir. Birgivi Şerhi Kadızade gibi ilmihal kitaplarında da Eyyüp Aleyhisselam kıssasındaki mübalağaların doğru olmadığı ifade edilmektedir. Zira İsrailliyattan menkul bu mübalağalar, peygamberlerin tebliğ gibi sıfatlarıyla bağdaşmamaktadır. Bunlardan birisi de Kudai’nin Dakaiü’l Ahbar ve Hakaik’ül Ahbar kitabıdır. Bu ve benzeri kitaplarda kıssacılığın ucu ve kantarın topuzu kaçırılmıştır. Bazı kıssalar, kuyruklu yalan mesabesindedir. Aslında bu kitaplar, siyer kitaplarından ziyade halk edebiyatının bu alana girmiş bir uzantısıdır. Battal Gazi, Eba Müslim Horasani veya Hazreti Ali kıssalarında olduğu gibi mübalağalara havidir. Gerçekler zamanla halkın dilinde efsaneye dönüşmüştür. Zamanla bu husus, peygamberlik imajını ve gerçeğini tahrif eden bir boyut kazanmıştır. Nasreddin Hoca kıssalarında olduğu gibi, her devirdeki ilavelerle bu kıssalar çoğalmıştır. Bu halk edebiyatı anlayışı, zamanla siyer bahsine de bulaşmıştır. Bilinmeden bu yolla Hazreti Peygambere yalan isnat edilmektedir. Ve zamanla bu kıssaların kemiyetinin artması sonucu Hazreti Peygamberin (s.a.v.) hayatı avam nazarında sisler altına girmiştir. Daha ziyade hisleri coşturmak ve cuş-u huruşa getirmek için bu yola sapılmaktadır. Dolayısıyla Allah’dan bir bürhan olmadan (ma enzelalluhu min sultan) muhayyilelerine istediklerini söyletmişlerdir.

Binaenaleyh hakikatla hayal, bu kıssalarda birbirine karışmıştır. İlaveli mevlitlerde Geyik ve Kesikbaş hikayeleri gibi. Hatta bir defasında bendeniz, Kesikbaş hikayesi niyetine Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın Kesikbaş adlı romanını almıştım. Sonra da aradığım Kesikbaş’ın bu olmadığını görerek hayal kırıklığına uğramıştım. Arap mevlitlerinde de Deve ile Geyik, Yahudi Amir Kıssası, Muaz ibni Cebel Kıssası, bu kabildendir.22 Bu mevlit kıssalarından bazılarında Hazreti Peygamberin vefatına Cebrail’in de ağladığı rivayeti vardır ki, sıhhatten aridir. İmalat ve fabrikasyondur. Bu konuda, gerçeğine bakılmadan, insanların hoşuna giden şeyler uydurulmuş ve imal edilmiştir. Bu hususta dini teyid için, hayalden medet umulmaktadır. Burada halk edebiyatıyla, belgeye dayanan mevsuk siyer kitaplarını birbirinden ayırmak gerekmektedir. İsrailiyat, bir nevi eski dini kıssalarla yenilerin içiçe girmesiyle senkretik karışımlara neden olmuştur.

Siyerin, halk hikayeleri boyutu iyi etüd edilmelidir.

Bugün, siyer çalışmalarında daha ziyade rivayet yerine dirayet çalışmalarına ağırlık verilmelidir. Bu konuda, alan araştırmaları yapılmalı ve mukayeselere gidilmelidir. Yeni ibretler ve mevizeler çıkarılmalıdır. Muhammed Selman Han Nedvi’nin ifade ettiği gibi ilk siyer kitapları genellikle ‘vakayiname/kronoloji’ şeklindedir ve vakalar, birbirinden bağımsız ve insicamsız bir şekilde ele alınmıştır. Bu, bir tarih felsefesinden ziyade, kronolojik çalışmadır. Dolayısıyla, bundan sonra yapılacak siyer çalışmaları, tahkike yönelmelidir. İbn Hişam veya diğer siyer kitapları, meselelerin püf noktasına temas etmeden olayları teğet geçmişler ve merkezi fikirden ziyade, olayların etrafında dolaşmışlardır. Bu sebeple, olayların akışına ve pek de hikmetine erememiş ve vakıf olamamışlardır. Vurgu yapılmamış ve olayların vurucu tarafları öne çıkarılmamıştır. Bundan dolayı, söz konusu parça-bölük eserler, eskilerin, ‘ne ararsan var dermandan gayrı’ dedikleri gibi haşviyatla yüklüdürler. Bugünkü tabirle ‘dolgu’ maddeleriyle doldurulmuşlardır. Bu alandaki, kadim çalışmalar, tahkiksiz ve sistematik olmaktan uzak bir ruhla telif edilmişlerdir. Günümüzde ise genellikle Muhammed Abduh gibilerinin yakındığı gibi, onların şerh ve tahşiyesiyle meşgul olunmaktadır. Şerh ve tahkik faideden hali olmamakla birlikte, eskilerin tekrarı olmayan yeni çalışmalar yapılmalı yeni ürünler elde edilmelidir. Haşaviyattan esasa müteallik meselelere gelinmelidir. Son sıralarda, bu husustaki çalışmalar artmışsa da hala yeterli olmaktan uzaktır.

İkinci Zeyl: Siyerden Yanlış Çıkarımlar

Bugün, maksada kafi gelmese de, tahkiki siyer çalışmaları bir hayli artmıştır. Bu sevindirici bir gelişmedir. Bu yöndeki tahkikli çalışmaların bir boyutunu da, siyer konusundaki yanlışlar ve siyerden yanlış çıkarımlar veya istihraçlar konusu teşkil etmelidir. Eskiden olduğu gibi, günümüzde de, siyer-i Nebi’den yola çıkılarak bazı yanlış çıkarımlara ulaşılmış veya bazı fasit kıyaslamalar yapılmıştır. Mesela, Endülüs’ün sukutu ve düşüşü öncesinde, Ali Bin Taşfin’in Tuleytula şehrine yaptığı muhkem kuşatmayı kaldırmasını ve ricatını temin etmek ve gerekçelendirebilmek için, zamanın şairlerinden birisi, bunu Peygamberimizin Sakif’den dönüşüne benzetmiştir. Halbuki arada dağlar, sera ile süreyya kadar fark var. Oysa kritik bir durumda ve dönemde, Tuleytula şehrinin imdadına koşulmuş ve yetişilmiş olsaydı belki de tarihin akışı ve seyri ve mecrası değişecekti. Müslümanların geleceği üzerinde olumsuz izler ve tesirler bırakan husus bertaraf edilecek ve önceden önlenebilecekti. Bu fasit benzetmeyle, büyük bir yanlış yapılmıştır. Günümüzde de aynı şekilde İsrail’le yapılan anlaşmalar Hudeybiye musalahasına benzetilmiştir.23 Ezher geçmişte İsrail’le barışa karşı çıkarken Abdurrahman Bisar dönemindeki Ezher Sedat’ın girişimlerini Hudeybiye modeline benzeterek buna cevaz vermiştir. Ezher de, böylece çelişkili bir konumda kalmıştır.

Üçüncü Zeyl: Müsteşriklerin Çabaları ve Eserleri

Siyer bahsinde de, müsteşrikler epey mesai sarf etmişlerdir. Ama kısm-ı azamı, meseleye kuşbakışı bakmak yerine at gözlüğü takmayı tercih etmişlerdir. İslam’ı, genellikle, iki kaynağa irca etmeye yeltenmişlerdir. Birincisi, Rahip Bahira ve Varaka Bin Nevfel yoluyla Hıristiyanlığa, ikincisi de, Yahudilere ve Yahudi seyyahlara. Halbuki Kur’an’da, Tevrat ve İncil’i aşan ve onları tashih eden o kadar çok boyut var ki... Sonra Peygamberimizin ümmiliğini-okur yazar anlamında- bir yana bırakmasak bile, İncil İslam’ın intişarından en az üç asır sonra Arapça’ya çevrilmiştir. Siyer konusunda, günümüzde çalışmalarıyla temayüz eden müsteşriklerden birisi İngiliz W. Montgomery Watt’dır. Muhammed Mekke’de, Muhammed Medine’de (s.a.v.) gibi çalışmalarıyla temayüz etmiştir. Genel olarak, diğer oryantalistler gibi inanmadığı bir alanda ve hususta çalışma yaptığından dolayı; çalışma yaptığı konuda halel ve kusur aramıştır. Bakış açısı, yakını uzak, uzağı yakın eder. Bu itibarla, İslam’ın üzerinde Yahudiliğin tesiri üzerinde çokça durur. Yazılarında, Granik hadisesini doğrulayan bir üslup kullanmış ve tavır takınmıştır. Granik rivayeti zayıf tekil rivayetlerden olmasına rağmen bunu doğrulayan Watt buna mukabil gerçekten de mütevatir derecesinde olan Peygamberimizin devlet adamlarına mektuplarını inkar cihetine gitmiştir.24

Bununla birlikte Watt, eslafı bazı müsteşriklerden daha münsifane davranmıştır. Mesela Batılıların, Budizme gösterdikleri hoşgörüyü İslamiyete katiyetle göstermediklerinin altını çizmiştir. Bu açıdan, eslafından olan ve hakkında Mehmet Asım Köksel’ın reddiye yazdığı İtalyan Caetani (Havliyat İslam/Annuall’s Islam), Ezherli ve aynı zamanda Macar Hahambaşısı Goldziher ve Hollandalı Dozy gibi dozu kaçıranlardan olmamıştır ve belli konularda daha farklı ve daha özgün davranmıştır. Goldziher gibi Yahudi asıllı olan David Samuel Margoliouth, Peygamberimizin (haşa) pragmatik ve uzlaşmacı olduğunu ve Granik hadisesiyle Müşriklerle uzlaşmak istediğini ileri sürer. Bununla da kalmaz ve Peygamberimizin, Hıristiyanlık içinde bir çığır açan Mormonların lideri Joseph Smith’e benzetir. Bazı Hıristiyanlar, Varaka ve Bahira aracalığıyla Peygamberimizin yeni dinini Hıristiyanlardan kaptığını ileri sürerken, Margoliouth da Yahudi seyyahların tesirinden bahseder.25 İslam’ın ruhaniyetten ibaret olduğunu söyleyen Ali Abdurrazık’ın da onun yönlendirmesiyle hareket ettiği ileri sürülmüştür.

Binaenaleyh oryantalistler de, kendi perspektiflerine göre siyer’e yaklaşmışlar ve bu bakış açısının esiri ve ürünü eserler ve fikirler serdetmişlerdir.

Bugün oryantalistlerin de bakış açılarını derinden tahlil eden; yanlışlarını doğrularını ortaya seren derinlikli ve serinkanlı çalışmalara ihtiyaç vardır. Aksi taktirde gelişmeler bizi, ansızın Şeytan Ayetleri gibi bizi daima canevimizden vurmaya aday pusudaki hadiselerle karşı karşıya bırakabilir. Ve bu, mahzurların telafisi için muhakkak ki yetenekli ve meraklı tarihçiler yetiştirmeliyiz. Aksi taktirde, köklerimize ve geçmişimize bile sahip çıkamayız.

Sonuç: Peygamberimize Nasıl Bakmalıyız?

Zihnimizde peygamber tasavvurunu yerli yerine oturtmalıyız. Bu meselenin zihinlerde yerli yerine oturmaması, tarihimizde bazı arbedelere de neden olmuştur. Sözgelimi Hoca Tahsin Efendi’nin davetiyle Cemaleddin Afgani’nin Daru’l Fünun’da bir nutuk irad etmesi ve nutku sırasında peygamberlerle filozoflar arasında mukayese yapması; dönemin Şeyhü’l-İslamı ve ulemanın tepkisini çekmiş ve bunun üzerine Daru’l Fünun tatil edilmiştir.

Bizim bu konudaki modelimiz, Sahabe ve anlayışı olmalıdır. Sahabiler, Peygamberimize Kisra ve Kayzer’den daha çok hürmet beslemişler. Buna mukabil, Peygamberimiz onlara Kisra ve Kayzer muamelesi yapmamıştır. Aksine, içlerinden biri gibi davranmış ve hiç fark ettirmemiştir. Hudeybiye müzakereleri sırasında, Mekke’nin elçisi olarak huzur-u Nebeviye gelen Urve B. Mesud daha sonra müşahade ve izlenimlerini şöyle anlatmıştır: “Kisra ve Kayzer gibi kralların huzuruna çıktım, hiçbirinde Muhammed’e (s.a.v.) arkadaşlarının tazim ettikleri kadar tazim görmedim. Bir şey emrettiğinde hemen emrine koşuyorlardı. Abdest alırken hizmette, sanki birbirleriyle yarışıyorlar ve boğuşuyorlardı. Konuştuğunda, seslerini alçaltıyorlar ve onu tazimden dolayı bakışlarını yukarıya kaldırmıyorlardı...”26

Buna mukabil, Peygamberimiz de kralların tebalarına davrandıkları gibi davranmamıştır. Aksine, yabancı biri, arkadaşları arasında kendisini -alçakgönüllülüğünden dolayı- ayıramamıştır. Bugünkü krallar gibi, kanun üzerinde değil, getirdikleriyle mukayyet bir hayat çizgisi sürdürmüştür. Getirdiklerine bağlı kalmıştır. Bu hususta: “Aynı hırsızlığı kızım Fatıma da yapsa vallahi aynı cezayı vermekte tereddüt göstermezdim” mealinde şeyler söylemişlerdir.

Peygamberimizin, ihtisas alanı olmadığı gerekçesiyle, tıbb-ı Nebevi konusunda epeyce kılükal edilmiştir. Bu hususta, Peygamberimiz yine Allah’ın hidayeti üzerindedir. Bu itibarla, Turabi’den menkul: “Gayri müslim hazık bir doktoru tıbb-ı Nebeviye tercih ederim” sözleri, eğer nakledildiği gibi doğruysa, elbetteki yakışıksızdır. Ve su-i edeptir. Ve günümüzde suret-i hakdan görünen böyleleri ne kadar da çoktur!

Peygamberimizin mucizelerinden birisi de, sözlerinin tersleneceğini ve inkar edileceğini ve dikkate alınmayacağını haber vermesidir. İbni Mace Sünen’inde, Peygamberimizden şu hadisi nakleder: “Yumuşak koltuğuna kurulmuş adamın, benden bir hadis rivayet ettikten sonra; aramızda Allah’ın kitabı var; orada helal bulduğumuzu helal, haram bulduğumuzu haram sayarız. ‘O, bize, yeter’, demesi yakındır. Dikkat edin; Resulullah’ın yasakladığı Allah’ın yasakladığı gibidir...”27 Evet işte bu taife, suret-i hak’dan gözükerek, hadislere ne lüzumu var diyecektir ve demektedir.

Mevlana Celaleddin Rumi hazretlerinin deyimiyle o, iman ve insanlık gemisinin kaptanı ve kılavuzudur.

Söyleyenin Allah iyiliğini versin; ne güzel söylemiş:

Muhammedun beşerün la ke’l-beşer

Bel huve ke’l-yakuti beyne’l-hacer

Muhammed beşerdir, ama beşer gibi değildir

Belki o, taşlar arasında yakut gibidir...

Selatu selam ona; ali ve ashabına olsun...(Amin)

Son duamız: Hamd, alemlerin rabbi olan Allah’a mahsustur...

Dipnotlar

1. M. Ali Sabuni, En-Nübüvvetü Ve’l-Enbiya, Mektebetü’l Gazali, s. 14-15.

2. İzzettin Bin Abdusselam, Tafdile’r-Resul, s. 29; Muhammed Ali Sabuni, En Nübüvvetü Ve’l-Enbiya, s. 17.

3. En-Nübüvvetü Ve’l-Enbiya, s. 16; Said Havva, Er-Resul, s. 10.

4. Prof. M. S. Ramazan Buti, Fıkhu’s-Sire, s. 17.

5. Muhammed Ebu Zehra, El Kur’an, s. 414.

6. El-Yeminü Ve’l Yesar Fi’l Fikri’d-Dini adlı kitaba Muhammed Recep Beyumi’nin reddi, Ezher dergisi, Nisan 2001.

7. Prof. Salih B. Fevzan-B. Abdullah Fevzan, Kitab et Tevhid, Suudi Arabistan Din İşleri Başkanlığı Yayınları, üçüncü baskı, s. 161.

8. Muhammed Ebu Zehra, Tarih el Mezahib el İslamiyye, Birinci Cilt, Siyaset ve Akaid, s. 236-237.

9. Prof. Muhammed Halil Harras, El Hareket el Vehhabiyye, Medine-i Münevvere İslam Üniversitesi Neşriyatı, 1396, s. 18.

10. a.g.e, s. 27.

11. Sami Oğuz-Ruşen Çakır, Hatemi’nin İran’ı, İletişim Yayınları, s. 139.

12. El Mecelle dergisi 24/7/1993.

13. Sadreddin Yüksel, İslami Araştırmalar, s. 246, Tuba Yayıncılık-İstanbul-1982.

14. Hasad el Fikir, (Nisan 1995), Kahire, s. 92.

15. M. Sadık İbrahim Arcun, Kur’an’ü’l Azim: Hidayetuhu ve İ’cazuhu Fi Akval’el-Müfessirin, Daru’l Kalem-Şam, s. 253.

16. M.Said Ramazan Buti, Fıkhu’s-Sire, s. 26.

17. El Müçtema dergisi, sayı :1439.

18. Ebu Mansur Maturidi, Kitab’ut-Tevhid, s. 91/ Mektebetü’l-İslamiyye-İstanbul.

19. Nedvetü’s-Siretü’n-Nebeviyye, Menşurat Cemiyetü’d-Daveti’l İslamiyye, s. 102-1986-Libya.

20. Prof. Beşir Ali Hamd Turabi, Kadı İyaz ve Cuhuduhu Fi İlmi’l-Hadis: Rivaye ve Diraye, Daru İbni Hazm, s. 312.

21. Cevat Ali, Tarihü’l Arab Fi’l İslam, s. 40, Daru’l Hadise.

22. Muhammed Recep Beyumi, Hatarun Yuhiku Bi’s-Sireti’n-Nebeviyye, Tasavvuf İslami dergisi, Şubat 2001.

23. Nedvetü’s-Sireti’n-Nebeviyye, Cemiyetü’d-Daveti’l-İslamiyye, Alemiyye Yayınları, Libya, s. 16-17.

24. Abdurrahman Ahmet Salim, El Müslim, el-Muasır dergisi, sayı: 82, Recep-Şaban ve Ramazan 1417 Hicri, s. 124.

25. Cabal Muhammad Buaben, Image of the Prophet Muhammad In the West-The Islamic Foundadion-United Kingdom, s. 72-73.

26. Faziletü’s-Şeyh Muhammed Salih Useymin, Hukuk Deat İleyh’ el Fitra ve Karraret’hu’s-Şeria, s. 14.

27. Muhammed Veliyyullah Abdurrahman Nedvi, Nübüatü’r-Resul (Resulullah’ın haber verdikleri), Darü’s Selam Yayınları, s. 231-232.