Muhammed Mustafa SAV

Anasayfa e Kitap Hayatı Fotoğraflar Kitaplar Linkler Ses Nükteleri Şiirler Yazılar Ziyaretçi Salavat English
Peygamberimizin dilinden gençlik

 

-DÖRDÜNCÜ BÖLÜM-

 

Gençlik ve Arkadaşlık

İnsanların hayatında, dostluğun ve arkadaşlığın çok büyük ehemmiyeti vardır. Öyle dostluklar vardır ki, kişinin bütün hayatını olumlu veya olumsuz yönde etkiler; hattâ âhiret hayatının iyi veya kötü geçmesine bile sebep olabilir.

İnsanlar yaratılış itibâriyle birbirinin yardımına ve dayanışmasına muhtaç oldukları için neredeyse arkadaşsız bir kimse yoktur. Sosyal bir hayat yaşayan herkesin mutlaka bir çevresi, samimî arkadaşları ve yakın dostları vardır.

Arkadaş ihtiyacı, bilhassa gençlik döneminde daha büyük önem taşır. Çünkü, ilerleyen yaşlarda eş ve çocuklar başta olmak üzere yeni akrabalıklar kuran insanlar, gençlik dönemi kadar arkadaşlığa önem veremeyebilirler.

Ama hayatının en fırtınalı dönemini yaşayan ve sürekli anlaşılmamaktan şikâyet eden gençler, dertlerini ve sevinçlerini paylaşabilecekleri bir arkadaş çevresine çok muhtaçtırlar.

Bunun için sokakta, okulda, işyerinde kendilerine yakın buldukları gençlerle arkadaşlıklar kurarlar. Onlara öylesine bağlanırlar ki, maddî ve mânevî birçok varlığını arkadaşıyla paylaşır, hattâ canını verecek kadar sevgi beslerler.

İşte burada en dikkat edilecek nokta, "nasıl bir arkadaş seçileceği" hususudur.

Her meselede olduğu gibi, gençleri bu konuda da uyaran Yüce Peygamberimiz (a.s.m.), "Kişi dostunun dini üzeredir. O halde her biriniz dost edindiği kişiye dikkat etsin" (Tirmizi, Zühd: 45) buyurmuştur.

"Kişinin, dostunun dini üzere" olmasından kasıt, "dini yaşama durumu"dur. Gerçekten de iyi bir arkadaş iyiliğe, güzel işler yapmaya teşvik eder; kötü bir arkadaş ise, arkadaşını günah işlemeye yöneltir.

Nitekim bu hususta da Sevgili Peygamberimiz (a.s.m.), Ebû Musa (r.a.)'dan rivâyet edilen bir hadiste şöyle buyurur:

"İyi arkadaşla kötü arkadaşın misali, misk taşıyanla körük üfüren gibidir. Misk taşıyan ya sana verir yahut satın alırsın yahutta o miskden güzel bir koku duyarsın. Körük üfüren ise, ya senin elbiseni yakar, yahut ondan pis bir koku duyarsın."

Kiminle arkadaş olacağımız hususunda da ölçüler getiren Sevgili Efendimiz (a.s.m.), Ebû Saide-l Hudrî'den (r.a.) rivâyet edilen bir hadiste, "Yalnız mü'minle arkadaş ol ve ekmeğini ancak takvalı kimse yesin" (Tirmizi, Zühd: 55) tavsiyesinde bulunur.

Buradaki "mü'min" ifâdesinden anlamamız gereken, "Allah'a hakkıyla îman eden kâmil bir mü'min"dir. Kâmil bir mü'min, Allah'ın emirlerini yerine getirir ve yasaklarından kaçınır. Nitekim hemen peşinden gelen "takvâlı kimse" ile mü'min kelimesi açıklanmış olmaktadır.

Niçin arkadaş konusu bu kadar mühimdir?

Çünkü, "Kişi sevdiğiyle beraberdir." (Tirmizi, Zühd: 50). Bir genç, birisiyle arkadaş olmuşsa, mutlaka onu çok sever. Sevmediği bir kimseyle zaten arkadaş olmaz. Dolayısıyla sevdiğiyle hem dünyada, hem âhirette beraberdir.

Dünyada iken Allah yolunda ibâdet ve itaatte, îman ve Kur'an'a hizmette arkadaşıyla beraber olan bir genç; âhirette de cennet nimetlerinden birlikte istifâde edecek, dostluklarını ebedîleştirecektir.

Eğer iki arkadaş, Allah'a isyanda, hevâ ve heveste, boş ve zararlı eğlencelerde beraber oluyorlarsa,—Allah korusun—Cehennemde de komşu olacaklar, aynı mekânı paylaşacaklardır.

Arkadaşlığın en güzel örneğini, Sevgili Peygamberimiz (a.s.m.) göstermiştir. Başta Hz. Ebû Bekir (r.a.) olmak üzere bütün sahabîler onun arkadaşı olmuşlar, etrafında pervane gibi dönmüşler, uğruna canlarını ve mallarını fedâ etmişlerdir.

Zaten "sahabî" arkadaş demektir. Sahabîler, dostluk ve arkadaşlığın benzersiz numunelerini ortaya koymuşlar, sevgi ve saygının, fedâkârlık ve feragatin hârika örneklerini göstermişlerdir.

Aslında her mü'min, diğer mü'minin kardeşi olması dolayısıyla arkadaşıdır da. Bir başka ifâdeyle, dinimiz arkadaşın arkadaştan beklediği iyilik ve yardımı, her mü'minin diğer mü'min kardeşine göstermesini emretmiştir.

Abdullah bin Ömer'den (r.a.) rivâyet edilen bir hadiste Resul-i Ekrem Efendimiz (a.s.m.), şöyle buyurur:

 "Müslüman Müslümanın kardeşidir. Ona ne zulmeder, ne de onu yalnız bırakır. Kim kardeşinin ihtiyacını giderirse, Allah da o kimsenin ihtiyacını giderir. Kim bir Müslümanın sıkıntısını giderirse, Allah-ü Teâlâ da onun kıyamet sıkıntılarından birini giderir. Kim bir Müslümanın ayıbını örterse, kıyâmet gününde Allah da onun ayıplarını örter." (Müslim)

Yukarıdaki hadiste, arkadaşlığın iki mühim gereği üzerinde durulmaktadır. Bunlardan birisi, ihtiyacını gidermek, diğeri ayıbını örtmektir. Zaten bunların aksini yapmak, yani bir ihtiyacı ânında imkânı olduğu halde yardım etmemek veya ayıplarını sayıp dökmek, arkadaşlığı öldüren, dostluğu mahveden en büyük hastalıktır.

Kardeşinin kötü durumundan memnun olmak da dostluğu bitirir. Bu hususta Vâsile bin Eska'dan (r.a.) rivâyet edilen şu hadis, ibret vericidir:

"Kardeşin için (kötülük günlerinde) sevinç gösterme, yoksa Allahü Teâlâ ona rahmet eder, seni de (ondaki belâya) uğratır." (Tirmizi)

Demek ki, kardeşliğin ve arkadaşlığın gereğiyle amel etmemenin, hattâ onun sıkıntısına sevinmenin acı neticesi dünyada da kendisini göstermektedir.

Muaz bin Cebel'den (r.a.) rivâyet edilen şu hadîs, aynı mânâyı tamamlamaktadır:

"Bir kimse kardeşini bir kusur ile ayıplarsa, o kusuru işlemeden o kimse ölmez." (Tirmizi)

Mü'min, kardeşini ve arkadaşını küçümsememeli, ona değer vermelidir. Müslüman kardeşini küçük görmenin, ne büyük bir günah olduğunu anlamak bakımından şu hadis, ders yüklüdür:

"Her Müslümanın diğer Müslümana malı, ırzı ve kanı haramdır. İnsana kötülük bakımından, Müslüman kardeşini küçük görmesi yeter." (Müslim, Birr: 43)

Müslüman kardeşini küçük görmek, kibir ve gurur alâmetidir; kendini beğenmişliğin neticesidir. Halbuki olgun bir Müslüman, kendi nefsini beğenmez, büyüklenmez, dâima kardeşini kendisinden üstün görür.

Dostluk ve arkadaşlığın gıdası, sevgidir, birliktir, yardımlaşmadır. Onu öldüren, birbirinin kusuruna bakmaktır, küsmektir, dostunu terk etmektir.

"Birbirinizi sevmemezlik etmeyin. Birbirinizi kıskanmayın. Ve birbirinize sırt çevirmeyin. Ey Allah'ın kulları! Kardeş olun! Bir Müslümana kardeşini üç geceden fazla terk etmesi helâl olmaz" (Müslim, Birr: 7) buyuran Yüce Peygamberimiz (a.s.m.) arkadaşlığı mahveden problemlere dikkat çekmiştir.

Arkadaşlığı öldüren hususlardan birisi de gıybettir. Dostunu ve arkadaşını o yokken çekiştirmek, onun hoşlanmayacağı şeyleri arkasından söylemektir. Bu konuda Ebu Hüreyre'den (r.a.) rivâyet edilen şu hadîs, çok dikkat çekicidir:

"Gıybet nedir bilir misiniz?"

"Allah ve Resulü bilir" dediler.

"Kardeşini hoşlanmadığın bir şeyle anmandır."

"Ya kardeşimde benim dediğim bulunursa ne buyurursun?"

"Söylediğin onda varsa onu gıybet ettin demektir. Eğer onda yoksa ona iftirâ etmiş olursun." (Müslim, Birr: 20)

Rabbimiz, tüm gençlerimize iyilerle arkadaş olmayı, arkadaşıyla dünyada Allah'ın dinine hizmet etmeyi, Cennette de komşu olmayı nasip etsin.

 

Gençlik ve Kötü Alışkanlıklar

Yaratılışı gereği yeniliklere ve değişime açık olan gençlerin karşılaştıkları en büyük tehlikelerden birisi, kötü alışkanlıklardır. Duygusal tabiatları ve farklılıklara olan istekleri sebebiyle kolayca kötü alışkanlıkların tuzağına düşebilirler.

Nitekim birçok zararlı alışkanlık gençlik döneminde edinilir.

Başta sigara, içki, uyuşturucu, kumar olmak üzere birçok kötü alışkanlıklar sayabiliriz. Yüce Peygamberimiz (a.s.m.) bizleri kötü alışkanlıklardan sakındırmış, zamanımızı güzel işlerle geçirmemizi istemiştir.

Sigara hakkında mekruh, hattâ haram diyen âlimler vardır. Çünkü bu husustaki hüküm, kişinin durumuna göre değişir. Eğer geçim sıkıntısı çekiyor veya sağlığı açısından hayatî bir zarar veriyorsa elbette büyük günahtır.

Sigara içmek, en azından mekruhtur, kötü görülmüştür. Çünkü hem hiçbir faydası yoktur, hem de sağlığa zararlıdır. Üstelik kokusuyla başkasına da zarar vermektedir.

İçki ve kumarı yasaklayan kesin âyetler vardır. Peygamberimiz (a.s.m.), "Sarhoş eden her içki haramdır" buyurarak, haram olan içkinin özelliğini belirtmiştir. Buna göre, insanları sarhoş etme özelliği olan her şey haramdır.

Yine "Çoğu sarhoş edenin azı da haramdır" (Tirmizi, Eşribe: 2) diyerek, önemli bir soruyu cevaplamıştır. Günümüzde bazıları, "Birada çok az alkol var. Bu da mı haram?" diyebilmektedir. İşte bu hadîs, çoğu sarhoş eden bir şeyin az dahi olsa yasak olduğunu belirtmektedir.

İçki hakkındaki bir başka hadîs de şöyledir:

"Allah içkiye, onu içene, dağıtana, satana, satın alana, üzümünü sıkana [îmal edene], kendisi için sıktırana, taşıyana ve kendisine taşınana ve parasını yiyene lânet etsin." (Tirmizi, Büyû: 58)

Burada içkiyle ilgili on grup insan lânetlenmektedir ki, sadece içmekten değil, diğer 9 gruba girmekten de sakınmamız şarttır.

Gençlerin temiz ve pâk zihinlerini aldatmak, onları kendi pis menfaatlerine âlet etmek isteyen çevreler; sigara, içki, uyuşturucu ve kumarı çekici ambalajlarla, süslü reklâmlarla sunmaktadırlar. Gençlerimizi tuzaklarına düşürüp, kendi keselerini doldurmak isteyen kimseler, kötü alışkanlıklara özendirmek için her vesileyi kullanmaktadırlar.

Oysa, gazete ve televizyonlardaki en acı ve en üzücü haberler, hep kötü alışkanlıkların sonucudur. "İçki bütün kötülüklerin anasıdır" buyuran Peygamberimiz (a.s.m.), bizleri 14 asır önce uyarmıştır. Bu sese kulak verilmediği içindir ki, her gün bir sürü cinâyet, hırsızlık, gasp, trafik kazası içki yüzünden olmaktadır.

Kötü alışkanlıklardan korunmanın çaresi, iyi bir dinî bilgi alıp İslâmı yaşamaktır. Çünkü, bu tür alışkanlıklar, akıl, kalp ve ruhun aç bırakılmasından kaynaklanır. Halbuki, mânevî duygularımızı îman ve ibâdetle doyurursak, her günümüzü dinimize hizmet etmek ve güzellikleri başkalarına aktarmak gayretiyle geçirirsek, kötü alışkanlıklara ne ihtiyaç duyarız, ne de zaman buluruz.

En iyisi, kötü alışkanlıklara hiç bulaşmamak, tuzağa düşmemektir. "Canım ne olacakmış bir kere içiver, tadına bak" veya "Düğünde herkes içer" gibi teşviklerde bulunanlar, bizim dostumuz değil, düşmanımızdır. Böyle diyerek verdikleri zararın farkında bile değillerdir. O sahte gülücük ve zevkler, hem dünyada, hem âhirette gözyaşına ve azaba dönüşecektir.

Bazı düğün, yaş günü, eğlence partisi ve mezuniyet baloları; kötü alışkanlıkların tuzakları durumundadır.

Bu tuzaklara bir kere yakalanırsak, devamı gelebilir. Çünkü nefis, his, şeytan dâima kötülüğe teşvik eder.

Bunun için kötü alışkanlıkların cirit attığı yerlerden uzak durmalıyız. Kahvehâne, disko, bar gibi yerler, gençlerin dünyasını ve âhiretini karartan mekânlardır.

Bunlardan uzak durup nezih yerlerde buluşup görüşmeliyiz.

 

Gençlik ve Moda

Gençliğimizi birçok bakımdan sıkıntıya atan hususlardan birisi, "moda"dır.

Moda, dört mevsime göre değişebilmektedir. Giyimde, saç tipinde, ev eşyaları ve takılarda, dekorasyonda ve hayat tarzına etki eden her şeyde meydana gelen sık değişikliklere "moda" deniyor.

Gençlerin modayı tâkip etmesi, zevklerine ve gelir seviyelerine göre değişiyor. Senede bir değişiklik yapan olduğu gibi, bir toplantı veya düğünde giydiği elbiseyi bir daha giymeyenlere de rastlanıyor.

Güzellikler ve hikmet dini olan İslâmda bu mânâda bir "moda" anlayışı yoktur. Ama, değişim ve yenilik vardır.

İslâm, dünyevî ve nefsî isteklerden kaynaklanan modaya niçin olumsuz yaklaşmaktadır?

Çünkü, modanın temel esprisi olan sürekli ve sık değişim, israfa sebep olmaktadır. İsraf ise dinimizde yasaktır. Rabbimiz, "Yeyiniz içiniz, israf etmeyiniz. Muhakkak ki Allah, müsrifleri sevmez" buyurmaktadır. (A'raf: 31)

Moda, gerçek ve zarurî bir ihtiyaçtan değil, his ve hevâdan, zevk ve sefâdan kaynaklanmaktadır.

Modanın kaynağı dünyevîliği esas alan Batıdır. Bunların dinî bir kaygısı yoktur. Bu yüzden "moda" olarak ortaya çıkan bir şey, bizim temel dinî prensiplerimizle çatışabilmektedir.

Meselâ, tesettüre uygun olmayan elbiseleri hiçbir şekilde giymek câiz değildir. Çünkü, farklı ölçülerde de olsa belirli yerlerini örtmek erkek ve kadın için farzdır.

Modanın özünde başka milletlere benzemek esastır. Mü'minler ise, başka milletlere benzemekten men edilmişlerdir. Yüce Peygamberimiz (a.s.m.), "Kim bir millete benzerse o onlardandır" (Ebû Dâvud, Libas: 5) buyurmuştur.

Hadislere dikkat edilirse, Peygamberimizin (a.s.m.) ibâdetlerin günü ve tarzı hususunda bile başka milletlere muhâlefet ettiği görülür.

Bunun için mü'min bir genç, başka bir milletin giyimini, saç tipini, eğlence şeklini, hayat tarzını taklit edemez.

Bu hususta Bediüzzaman Hazretlerinin sâdeleştirerek aldığımız şu ifâdeleri çok ibretlidir:

"Ey bu vatan gençleri! Avrupalıları taklide çalışmayınız! Acaba, Avrupa'nın size ettikleri hadsiz zulüm ve düşmanlıktan sonra, hangi akıl ile onların eğlencelerine ve bâtıl fikirlerine ittibâ edip emniyet ediyorsunuz? Yok, yok! Akılsızca taklit edenler, onlara uymak değil, belki şuursuz olarak onların safına katılıp kendi kendinizi ve kardeşlerinizi idam ediyorsunuz. Biliniz ki, siz ahlâksızcasına ittibâ ettikçe, hamiyet dâvâsında yalancılık ediyorsunuz! Çünkü şu surette uymanız, milliyetinizi küçümsemektir ve milletle alay etmektir." (Lem'alar, s.116)

Moda hususunda şu hadislerde de alacağımız dersler vardır:

"Allah kadın elbisesi giyen erkeğe ve erkek elbisesi giyen kadına lânet etsin" (Ebû Dâvud, Libas: 28)

"Allah erkeklere benzemeye çalışan kadınlara ve kadınlara benzemeye çalışan erkeklere lânet etsin." (Buharî, Libas: 61)

"Altın ve ipek ümmetimin kadınlarına helâl, erkeklerine ise haramdır." (Taberânî'nin Kebir'inden)

"Allah, yüzleri kırmızıya boyayana ve yüzünü kırmızıya boyatana lânet etsin." (Müsned, 6: 250)

Görüldüğü gibi, dinimizin bir prensibi de, cinslerin kendine has özelliklerini korumalarıdır. Bunun için erkek ve kadının giyimi, saç tipi, hâl ve hareketinin birbirine benzememesi gerekir. Kadının kendine has hayası ve tesettürü olduğu gibi, erkek de ciddi ve vakarlı olmalıdır.

Modanın ise böyle bir kaygısı ve ayrımı yoktur.

Zaten moda dünyevî, hissî, nefsî olduğu için dinin prensiplerini hiç nazara almaz. İslâmın emir ve yasakları ise, İlâhîdir. İlâhî prensipler, dünyevî ve nefsî gerekçelerle iptal edilemez.

Bunun için mü'min bir genç, hiçbir şekilde modanın tâkipçisi olup, başka milletlere benzeyemez.

Biz başkalarına benzemek yerine, kendi değerlerimizi korumalıyız. Bir hayat tarzı taklit edildiği zaman, pislikleriyle birlikte gelir. Söz gelişi, Batı tipinde bir ev dekorasyonunda salonun köşesinde bir sürü resimleri, heykelcikleri, barı da kabul etmek gerekir. Oysa bizim dekorasyonumuzda, hat yazıları, kıble esasına uygun yerleşim, ibâdetimize imkân verecek bir düzen esastır.

Bununla beraber dinimizde yenilik ve değişim vardır. Ancak bu değişim, "israfa sebep olmamalı, başka bir millete benzememeli, dinimizin emir ve yasaklarıyla çelişmemeli"dir.

 

Gençlik ve Müzik

Müzik, gençlerimizin en çok ilgi duyduğu ve zaman harcadığı eğlence vasıtalarından birisidir. Her davranışımıza ölçüler ve sınırlar getiren dinimiz, müzik konusunda da bizim için en doğru, en selâmetli ve en güzel ölçüler ortaya koymuştur.

Kâinattaki her sesi, İlâhî bir mûsikînin nağmeleri olarak değerlendiren hikmet bakışı, elbette insanların gayretleriyle ortaya koyduğu müziğe de Allah ve âhiret hesabına bakacaktır.

Bu açıdan incelediğimizde, müziği ikiye ayırabiliriz.

Birincisi, ulvî ve ruhanî mânâları terennüm eden, insana yüksek şevkler, ulvî neş'eler ve uhrevî hüzünler veren müziktir ki, bu helâldir.

İkincisi, şehevanî ve dünyevî mânâları işleyen, hevesâtı tahrik eden ve yetimâne acı veren müziktir ki, bu haramdır.

Bunların teferruatı da kişiye yaptığı tesire göre hüküm alır.

Bir müzik parçasının sözleri, İslâmın temel prensipleriyle çelişmemelidir. Çünkü Yüce Peygamberimiz (a.s.m.), "Gayr-i meşrû meseleleri, küfrü konu alan şiir, şeytanın nağmelerindendir" (Câmiüssağîr: 1609) buyurmuştur. Bunun için müzik parçasının sözleri, nezih ve ulvî mânâları taşımalı; ahlâk dışı, îman esaslarına aykırı ve bayağı olmamalıdır.

Yine Peygamberimizin (a.s.m.) şu hadisleri bize müzik konusunda ölçü olmaktadır:

"Şarkıcı kadının aldığı para haramdır. Şarkı söylemesi haramdır. Onlara bakmak haramdır. Aldığı para köpek satımı karşılığında aldığı para gibidir. Köpeğin parası haramdır. Eti haramla beslenen kimseye Cehennem ateşi daha lâyıktır." (Taberânî'nin Kebir'inden)

"Bu ümmet içinde şarkıcı ve çalgıcı kadınlar ortalığı sarıp içkiler içilince bir yere batma, hayvan şekline dönüşme ve gökten taş yağma vuku bulacaktır." (Tirmizi, Fiten: 21)

Müzik, her türlü düşüncenin ve mesajın yaygınlaşmasında çok güçlü ve yaygın bir silâhtır. İnsanlar müzik yoluyla empoze edilen düşünceleri kolayca ve severek kabul ederler. Bu yolla, olumlu veya olumsuz ahlâk anlayışı, davranış biçimi, hayat tarzı yerleştirilebilir.

Bundan dolayıdır ki, bazı müzik türlerini çok dinleyen insanlar, farkında olmadan bazı olumsuz fikir ve davranışların etkisi altına girmiş olurlar.

Bu bakımdan gençlerimiz neyi dinlediklerine çok dikkat etmeli, titiz ve seçici olmalıdırlar.

Bir başka önemli nokta, müzik dinlemede aşırıya gitmemek, zamanı israf etmemek gerekir. Bilhassa çok zarurî işlerimizi ve ibâdetlerimizi geciktirmek veya engellemek pahasına müzik dinlemeyi sürdürmek büyük günahtır.

Resûlüllahın (a.s.m.) uyarılarını örnek alan bir gencin müziğe karşı tavrı ne olmalıdır?

Bir genç nasıl bir yol izlemelidir ki, hem harama girmekten korunsun, hem de içindeki müzik zevkini ve ihtiyacını tatmin etsin?

Bunun için öncelikle olumsuz müziğe karşı kendimizi korumalıyız. Yukarıda belirttiğimiz ölçülere uymayan, özellikle yaygın Batı müziğinden ve piyasadaki seviyesiz ve bayağı müzik parçalarından uzak durmak gerekiyor.

Biz, her şeyiyle "bizden" olanı tercih etmeliyiz.

En güzel mûsikî, Kur'an-ı Kerîmin okunması ve dinlenmesidir.

Bundan başka bol miktarda örneklerini bulabileceğimiz ilâhiler, kasideler, marşlar, ezgiler, müsbet şarkı ve türküler müzik ihtiyacımızı karşılayabilir.

Müzik sahasında son yıllarda çok başarılı çalışmalar yapılmış, müsbet örnekler ortaya konmuştur. Bir bakıma günümüzün gençleri eskiye göre daha şanslıdırlar. Çünkü, 10-20 yıl öncesine kadar birkaç ilâhî ve mehter kasetinden başka dinleyecek müzik ürünü yoktu. Bugün gerçekten emek mahsûlü, seviyeli ve profesyonel yüzlerce müzik parçası vardır.

Gençlerimiz, her anlarını nasıl geçirdiklerinden ve her âzâlarını nasıl kullandıklarından hesaba çekilecekleri düşüncesiyle, "dil", "el" ve "kulak"la icrâ edilen ve dinlenen her türlü müzikten sorumlu olduğumuzu bilerek hareket etmelidirler.

Her şeyde olduğu gibi müziğin hayırlısı da, meşrû dâirede icrâ edilenidir.

 

Gençlik ve Eğlence

Gençliğimizin zamanını ve ideallerini öldüren araçlardan birisi de, dinimizin yasakladığı eğlencelerdir. Bilhassa bu zamanda, gayr-i meşrû oyun ve eğlencelerin yuvası hâline gelen kahve, birahane, meyhane, disko, sinema, bar, gece kulübü, müzik hol, oyun salonları gençliğimizin altın yıllarını hebâ etmektedir.

Öncelikle şu tesbiti yapmak gerekir: Aşırı eğlence, sıkıntıdan kaynaklanır. Eğer ruhî, kalbî, hissî bir sıkıntı, problem ve huzursuzluk varsa, insanlar rahatlamak için oyun ve eğlenceye sarılırlar.

Diyebiliriz ki, sıkıntı ne kadar çoksa eğlenme arzusu da o kadar fazladır.

Rahatlamak ve neşelenmek için başvurulan eğlenceler iki türlüdür.

Bir kısmı dinimizce yasaklanmış, haram kılınmıştır. Bir kısmı ise helâldir.

Haram eğlenceler; içki, kumar, gayr-i meşrû müziğin bulunduğu ve kadın-erkek ilişkilerindeki sınırın korunmadığı eğlencelerdir.

Bunlardan korunmanın çaresi, güçlü bir îmanı elde etmektir. Çünkü, kuvvetli bir îman olmazsa ve ibâdetler yerine getirilmezse, akıl, kalp, ruh ve duygular aç ve vazifesiz kalır. Bu da sıkıntı ve huzursuzluk meydana getirir.

Îman ve ibâdet, huzur ve mutluluk sağladığı için eğlenceye fazla ihtiyaç kalmaz.

Dinimizin yasakladığı eğlenceler, dünyada da, âhirette de mutsuzluk kaynağıdır. Bu hususta Bedîüzzaman Hazretlerinin şu îkazlarına kulak vermek gerekir:

"Gençlik gidecek. Sefahette (gayr-i meşrû oyun ve eğlencede) gitmiş ise, hem dünyada, hem âhirette binler belâ ve elemler netice verdiğini ve öyle gençler çoğunlukla suiistimal ile israfat ile gelen evhamlı hastalıkla hastanelere ve taşkınlıklarıyla hapishanelere veya sefâlethânelere ve mânevî elemlerden gelen sıkıntılarla meyhanelere düşeceklerini anlamak isterseniz; hastanelerden, hapishânelerden ve kabristanlardan sorunuz." (Sözler, s.153)

Gerçekten de, gençliğini dinin sınırları dışında geçiren kimseler, yaptıkları hatalar ve taşkınlıklar yüzünden, sağlığını, hürriyetini, huzurunu kaybederek, hastanelere, hapishânelere ve meyhânelere düşmektedirler.

Aslında meşrû dâiredeki keyif ve eğlenceler, gençleri tatmin edecek seviyededir. Dinimiz, içki, kumar, mahremiyet gibi konulardaki sınırlara uyulan eğlenceleri yasaklamaz. Bu hususta şu dersler dikkat çekicidir:

"Ey dünya hayatının zevkine tutkun ve gelecek endişesiyle istikbâlini ve hayatını temin için çabalayan bîçareler! Dünyanın lezzetini, zevkini, saadetini, rahatını isterseniz; meşrû dâiredeki keyifle yetininiz. O, keyfinize kâfidir. Hâricinde ve gayr-i meşrû dairedeki bir lezzetin içinde bin elem vardır. Eğer geçmiş zamanın hadiselerini, sinema ile şimdi gösterdikleri gibi, gelecekteki haller dahi, meselâ elli sene sonraki halleri bir sinema ile gösterilse idi, ehl-i sefâhet şimdiki güldüklerine yüz binlerce nefrin ve nefret edip ağlayacaktılar. Dünya ve âhirette ebedî ve dâimî sevinci isteyen îman dâiresindeki terbiye-yi Muhammediyeyi (a.s.m.) kendine rehber etmek gerekir." (Sözler, s.150)

Yaşamanın gerçek mutluluğu, îman ve İslâmiyetle elde edilir. "Hayatın zevkini ve lezzetini isterseniz, hayatınızı îman ile hayatlandırınız ve farzlarla zînetlendiriniz ve günahlardan çekinmekle muhafaza ediniz." (Sözler, 152)

İslâmın yasakladığı oyun ve eğlencelerde mutlaka problem, huzursuzluk, kavga vardır. Bunun için şu ifâdeler ne kadar ibretlidir:

"Hakîkî zevk ve elemsiz lezzet ve kedersiz sevinç ve hayattaki saâdet yalnız îmandadır ve îman hakîkatleri dâiresinde bulunur. Yoksa dünyevî bir lezzette çok elemler var. Bir üzüm tanesi yedirir, on tokut vurur gibi hayatın lezzetini kaçırır." (Sözler, s.156)

Bu îkazların doğruluğunu görmek için gazetelerde yer alan soygun, gasp, cinâyet, kaza haberlerine bakmak yeterlidir. Bunların hepsi de, dinimizin koyduğu sınırları aşmaktan kaynaklanıyor. Gayr-i meşrû bir şekilde eğlenen insanlar, neticede birbirlerinin canına kıyabilecek kadar akıldan uzaklaşabiliyorlar.

 

Meşrû Eğlenceler

Dinimiz, hayatın gayesinden uzak, boş ve faydasız oyun ve eğlencelere karşıdır. Çünkü Yüce Peygamberimiz (a.s.m.), "Benim oyun ve oyalanma ile ilgim yok. Oyun ve oyalanmanın da benimle ilgisi yok. Benim boş işle ilgim yok, boş işin de benimle ilgisi yok" (Câmiüssağîr: 7241) buyurarak, mühim ve ebedî gayelerimize dikkat çekmiştir.

Bununla birlikte, dinimiz sürekli yüksek ve ideal tavırlar sergilemeyi uygun görmez. Çünkü, insanda his ve heves de vardır. Bunun için Peygamber Efendimiz (a.s.m.), "Meşrû dâirede eğleniniz ve oynayınız. Ben dininizde bir katılığın görünmesinden hoşlanmıyorum" (Câmiüssağîr: 1582) buyurmuştur.

Bu yüzden dinimizin prensipleriyle çelişmeyen, yasak sınırına girmeyen her türlü oyun ve eğlence meşrûdur. Ancak bunun miktarını, kişilerin kabiliyetleri, vazifeleri, yaşları ve sorumlulukları belirler. Çünkü, kısacık hayatta ebedî bir Cenneti kazanmak için gönderilen insan, meşrû da olsa eğlencede israfa gitmemelidir.

Bunun için diyebiliriz ki:

1- Gençlerimizin tercih edecekleri eğlenceler, içki, kumar, mahremiyet ve tesettür ihlâli gibi yasakları barındırmamalıdır.

2- Eğlenceler, farz ibâdetlerimize ve aslî görevlerimize engel olmamalıdır.

3- Oyun ve eğlenceye ayrılan zaman, "israf" sınırına dayanmamalıdır. Çünkü en büyük varlığımız zamandır; boşu boşuna hebâ edilmemelidir.

4- Oyun ve eğlencelerimiz de, bir yönüyle eğitici, öğretici ve ebedî îman dâvâsına hizmetçi olmalıdır.

Bu maksatla tertiplenen yemekler, geziler, piknikler, mûsikî programları, bir taraftan bizleri neşelendirmeli, diğer taraftan da faydalı sohbetlere, ilmî müzâkerelere veya bazı gençlerin îman ve İslâmî hayatla tanışmalarına sebep olmalıdır.

İşte o zaman o eğlenceler de sevap kazandırır.

Gençlerimizin, arkadaşlarını îman ve Kur'an hizmetine ısındırmak, teşvik etmek, sevdirmek maksadıyla tertipledikleri yemek, gezi ve piknik programları, tam bir ibâdettir. Peygamber Efendimiz de (a.s.m.) İslâmiyeti anlatmak için Mekkelilere sık sık yemek verirdi.

Gençlerimizin arkadaş gruplarıyla bir araya gelerek ilmî sohbet etmeleri, şiir okumaları, edebî mütâlâalarda bulunmaları, meşrû müzik icrâ etmeleri de meşrû ve sevaplı bir eğlencedir.

Bu arada dinimizin ebedî mesajlarının konu edildiği, piyesler, tiyatrolar, filmler de güzel bir tebliğ ve eğlence vasıtalarıdır.

Ayrıca hem eğlence hem tebliğ maksadını güden geceler, anma günleri, gençlik ve dostluk şölenleri, çeşitli dallardaki yarışmalar, müzik programları da çok faydalı ve önemlidir.

Gençlik çağı, duygu ve heyecan dönemidir. Bu çağda hizmet ederken şevk ve heyecanı da ihmal etmemek gerekir.

Ayrıca yasak eğlencelerin bir sel gibi akın ettiği günümüzde, onlara alternatif meşrû eğlencelerimizi yaşatmak gerekir.

Çünkü herkes aynı seviyede ve yaratılışta olmaz. Sürekli ciddi ve yoğun işlerle uğraşan gençlerimiz, bir gün içlerindeki eğlence ve dinlenme arzusunun isyanı altında ezilebilirler. Bu hususta en doğrusu Yüce Peygamberimizin (a.s.m.) istikametli, vasat, geniş ve rahat yoludur. En doğrusu, kişinin kendisini fazla sıkmadan kaldırabileceği yoldur.

Allah gençlerimizi zamanımızın gayr-i meşrû eğlencelerinden korusun.

 

Gençlik ve Boş Zaman

Denilebilir ki, kişinin sorumluluğunun en az ve boş vaktinin en çok olduğu zaman gençlik devresidir. Ondan sonra âile yuvası, iş hayatı ve sosyal ilişkiler bizleri zaman fakiri yapacaktır.

Bunun için gençlik dönemindeki boş vakitler çok iyi değerlendirilmelidir.

Boş vakitten kastımız, "düzenli ve programlı bir şekilde kullanılmayan zaman"dır. Yoksa boş vakit yoktur. Her insan mutlaka uyuyarak da olsa boş vaktini doldurmaktadır.

Peygamber Efendimiz (a.s.m.), insanların kıymetinden gafil olduğu iki şeyin sıhhat ve boş vakit olduğunu belirtmiştir.

Bu yüzden yoğun işlere girmeden boş vaktimizin kıymetini bilmemiz gerekir.

Boş vaktimizi nasıl değerlendirebiliriz?

Bu hususta akla gelen ilk şey, kitap okumaktır. Bunun ehemmiyeti, ilim öğrenmekle ilgili bölümde geçmişti.

Bir sanat dalıyla meşgul olmak da çok mühimdir. Sözgelişi normal işlerimizden arta kalan zamanda, hat, tezhip, ebrû gibi bir san'atı öğrenebiliriz. Ayrıca mûsikî dersi almak, bir koroya katılmak, bir enstürman öğrenmekle hem zamanımızı değerlendirmiş, hem dinlenmiş oluruz.

Eğer imkânımız elveriyorsa bir spor dalıyla ilgilenmek veya araba kullanmasını öğrenmek de mühimdir.

Bilgisayar veya dil kursuna gitmek de, bizim yetişmemize ve gelişen dünyayı iyi tâkip etmemize yardımcı olacaktır.

Bunların tümünü yapmaya zamanımız yetmez. Zaten bir kısmına fazla istekli de olmayabiliriz. Ama birkaçını veya birisini öğrenebilirsek, hem bir beceri kazanmış, hem de yeni çevreler ve hizmet sahaları tanımış oluruz.

Kimi insanlar için "On parmağında on hüner var" denir. Elbette o hünerler kolay kazanılmamıştır. Gençlik dönemimizdeki boş vakitleri değerlendirmek, ileride birçok bakımdan istifade edeceğimiz hünerler öğrenmemize yardım eder.

Ayrıca vaktiyle boş zamanımızı değerlendirmek için yaptığımız uğraşlar, ileride bizim ikinci bir mesleğimiz olabilir.

Dünyanın binbir türlü hâli vardır. Gelecekteki birtakım sıkıntılara vaktiyle hazırlıklı olmak insanı daha rahat ve mutlu yapar.

Önsöz 1 2 3 4 5 6 Sonsöz

solmenu

Peygamberimizin Dilinden Gençlik

Yazar Cemil Tokpınar

Önsöz

Birinci Bölüm

Kıyâmette Gençlik Nimeti Sorgulanacak

Melek Gibi Gençler

En Hayırlı Genç

Allah Hangi Gençleri Beğenir?

Harama Nazar Etmemek

İkinci Bölüm

Peygamber İrşadı

Korku ve Ümit Arasındaki Genç

Tevbe, Genç iken yapılmalı

İlim Genç iken öğrenilmeli

Uyarı Ve müjde

Kıyamet Günü Gölgelenecek Gençler

Üçüncü Bölüm

Allah'tan Korkan Gençler

İmansız Gitmenin İki Sebebi

Güzel ahlaklı Gençler

Dördüncü Bölüm

Gençlik ve Arkadaşlık

Gençlik ve Kötü Alışkanlıklar

Gençlik ve Moda

Gençlik ve Müzik

Gençlik ve Eğlence

Meşrû Eğlenceler

Gençlik ve Boş Zaman

Beşinci Bölüm

Gençlik Ve Tesettür

Gençlik ve Spor

Gençlik Ve Aşk

Gençlik Ve İntihar

Altıncı Bölüm

Peygamberin Etrafında Pervane Olan Gençler

Cennet Gençlerinin Efendileri

Hz. Hasan (r.a.)

Hz. Hüseyin (r.a.)

Abdullah ibni Ömer (r.a.)

Sa'd bin Muaz (r.a.)

Übey bin Kâb (r.a.)

Sonsöz