Muhammed Mustafa SAV

Muhammed Mustafa SAV

Muhammed Mustafa SAV
Anasayfa Yazılar Şiirler Kitaplar Fotoğraflar Salavat Nükteleri Hayatı Multimedya e Kitap Linkler Ziyaretçi English

Bengisu

Yaşar Bayar


Gökten yere inen incecik ırmaklar vardı Mekke’de
Kaynaklarında müşâbih secdeler saklanırdı firûze zamanlara
Yüzünün aydınlığından dağlar yürürdü Efendim, denizler kaynardı
Göğsünün yarıldığı ve burçların birbirinden koptuğu
Işığın bittiği ve feleklerin örtülüp dürüldüğü yeni bir alfabede
Ay’ı ikiye bölen parmaklarından pınarlar akardı

Bir gece bir nur doğdu bâtından, cihan tenevvür etti
Bir gece katre idik bahr’ olduk unvanımız değişti
Bir gece perişân bir niyaz inledi, hayatın müntehâsında
Bir gece tâk-ı zaferlerle semâlar kıyam etti

Hicr-i İsmail’de bir ses duyuldu yanık:
‘Abdulmuttalib, Berra’yı kaz!
Mednûne’yi kaz! Taybe’yi kaz!
Bitmek bilmeyen bir şeydi zemzem’ i kaz!’
Lat’ın, Uzza’nın Menat’ın mumları eriyip, sönmüştü artık
Umut ve hamd kazılmıştı yüreklere,
Tek mahfuz iz aşkındı Efendim
Mekke’ de bir su vardı

Bu su rahmet iklimlerine sığınan mevsimlerin tortusuydu
Bu su Cibril’di, bu su Kaf’tı, bu su dirilişti, bu su imtihandı
Bu su fecirlerle, seherlerle, duhalarla beraberdi
Bu su Sıddık, bu su Ömer-ul Faruk
Bu su Osman, bu su Ali ki; içinde mahşer kaynardı
Bu su, Sa’d, Said Zübeyr, Talha
Bu su, Ebu Ubeyd’e, İbn-i Avf
Ve Hamza ve Abbas
Bu su Cafer ve Ukay’dı
Bu su kıyamdı, hasretti, nevruz kokusuydu
Bu su karanlığın göğsünde ay’dı

Yetim şehrin, gam yüklü, mahmûr kuytularında
Bu su İsmail’in ıslak kirpiklerinde açan nilüferdi
Bu su Hacer’in tahammül pınarıydı
Bu su mâverânın sel sebiliydi
Bedir’de, Uhud’da, Hendek’te al sancılı zamandı
Hayber’de bir savaşın orta yeri
Taif’de hüzün sağnağıydı
Bu su yeni bir doğumun müjdecisiydi Efendim
Mübarek bir bayram şenliğiydi

Bulutun suyunu sıkıp, kalbimizi ekerdik toprağa
Kuşlarla dolu bir ağaç biçiminde bu suya koşardık
Bu su ki; en eski med cezirlerin kanat sesiydi
Mirac’da mekânları aşıran Hayy’ın sırrıydı
Berat’ta, af kapısıydı
Regaip’te rahmetti
Kadir’de Furkan’dı

Biz Asiye’ydik
Biz Hatice, biz Aişe
Biz Fatımatu’z - Zehra’ydık
Gecenin kuşluğa dönüşü gibiydik
Şehadetin gelini Sümeyye’ydik
Ravzanda açılmış çiçeklerin fahriyle
Hasan’dık, Hüseyin’dik
Ebrehe’ye ebabil, mağarada güvercindik

Çöllerden göklere Bilâl’ in kutlu çağrısı duyulurdu her sabah
Yeni Yasin donanmaları seyrederdi doğudan, batıya
Her su damlasının kum tanesi olduğu
Ve kum tanelerinin birer gülle olduğu günlerde
Revaha kokulu lâlezardı bu su
Kevser’di; varidatın sesiydi
Yusuflar yeşerten kuyuydu
Güzin’di; bir yıldız ambarıydı göklerin
Bir yangının yeriydi
Kerbelâ’ydı

Ateşle suyun ışıkla karanlığın buluştuğu günlerin ahirinde
Bir ışık mesnevisi düşerdi gözlerimize
Uzardı ufkumuzda bir aysar ürpertisi
Varlık yol alırdı hakikate

Süt emen bebeklerin
Gözyaşlarındaki tuz kadar arı
Uhrevî usareler gibi duru
Günışığının iziyle haşrolarak
Şehrayin başlardı gökderelerden
Yokluğun süzgecinde, yivler çizerdi güneş
Mülk’ü duyardık sur saatinin sesinde
Tan yüklü gülizârın mahrem-i esrârından
Birden mavice bir filiz uzardı
Secde kesilirdi her yer
Yapraklar sabırla yeşerirdi

Seher rüzgârları eserdi teşrinlerin bahtı üstüne
Tufanlarla taşırdık sayhaların, mesâfelere yenilmiş seslerini
Gökyüzünün mavi balkonlarından
Nun ve Kalem yağardı akşamlarımıza
Gaybın ırmağında yıkanırdı kelimeler
Gökler Mâide ile dirilirdi

Hangi hırkaya bürünseler ısınmazdı vahalar
Arzın ve arşın kalbi ancak güneşinin altında kabarırdı
Munis bir secde düşerdi risâlet ırmağına
Ellerinin dokunduğu ağaçların beyaz örtüsünde
Kaybolurdu turnalar

Özlenen seferin gün kokan ağzından
Sesin yankılanırdı Efendim:
‘Korkma ey Ebubekir, Allah bizimledir!’
Sevr’in ipeksi derinlikleri öyle bir aydınlanırdı ki
Bir kelebek kanadında ışırdı karanlıklar
‘Sana tabî olanlar üzerine şefkat kanatları’ örterdi korkumuzu
Bir evren yuvarlanıp giderdi, bir boşluktan başka evrenlere
Sonsuzluğun Kevser’i boşalırdı vahyin ulu çeşmelerinden
Bir kuş konardı kalplerimize
Yer gök sana muntazır olurdu

Sen çölü yeşertendin Efendim
Ellerin sonsuzluğu emziren çeşmeydi
Ne zaman nazlı bir deveye binip yol alsan
Saçlarına uyardı rüzgârlar
Kuşlar peşindeydi
Dalgalanırdı çölün düzleri
Örtüye bürünürdü yetim ufuklar

Gülüşün, zerratında bin gül açan toprağın gülüşüydü
Ayakların, bahar muştusuydu Efendim
Ellerin, gökyüzü bahçesi
Sesin, bazen bir deniz görünüşü
Bazen de yalınkılıç geceler âyetiydi
Soluğun, ciğerlerimize dolan yasemin kokusuydu
Gözlerin, değdiği yerde boşluk bırakmazdı
Boşluğa değmezdi bakışların Efendim

Gözü dönmüş ateşli bir hastalığın parıldayan ruhu gibi
Hep’le hiç arasında uçuşan can kuşları gibi
Rahip Bahîra’nın, Varaka bin Nevfel’in, Zeyd bin Amr’ın
Beklediği gibi beklerdik seni

İlkyazlarla gelirdin Efendim, bereketli ilkyazlarla
Sen gelirdin, tavında bir bakır levha olan bir ay gelirdi
Geçsin diye güneşin, bulutlar aralanırdı
Medine’nin savrulan alazlarına yön verirdi soluğun
Yeryüzü ve gökyüzü, bir ateş tayfı gibi inerdi bağrından
Sen gelirdin Efendim, ardından gül renkli bir tanyeri gelirdi

Ey hasır sedirde sabahlayan bengisu
Ey sinesi kavrulmuş bülbüllerin nurdanı
Ey Makâm-ı Mahmûd’un buhurdanı
Ey gönüllerimize işleyen derin nefes
Ey Rahmeten li'l-alemîn
Ey aşkın kutlu ışığı

Bizi bu çağa karşı dik tutan kokundu
Yel esince
Sevda mevsimlerinin en güzel iklimlerinden
Kokun gelirdi

Yine bir leylak mevsiminde
Yine bir gül mevsiminde
Onarsan toprağın çürüyen yerlerini yeniden
Büyütüp ellerinle o sahih iklimleri tutan sesleri
Ateşin, suların ve hesabın karanlığında
Sen korusan bizi yine Efendim, sen kayırsan

 

Günün Hadisi>


Günün Kitabı

Günün Kitabı

Mevlid Kandili ve Peygamber Sevgisi

Günün Hadisi>


Günün Kitabı

Günün Kitabı

Mevlid Kandili ve Peygamber Sevgisi