Muhammed Mustafa SAV

Anasayfa e Kitap Hayatı Fotoğraflar Kitaplar Linkler Ses Nükteleri Şiirler Yazılar Ziyaretçi Salavat English
Başı göğe erdi ama aramızda yaşadı

Başı göğe erdi ama aramızda yaşadı

Mehmet Ali Bulut

Haber 7 -21 Nisan 2009

Resul’ü tanımak, anlamak, anlatabilmek için bir haftadır didinip duruyorum.

Her ne düşündüm ise eksik, her ne yazdım ise kusurlu geldi bana. Beceremedim kendimden ona yakışır bir söz söylemeyi...

Aciz kaldım bilmeye, anlamaya, sevmeye… Aynamız mücella değil ki o pak sima onda tecelli kılsın. Kalbimizin bir köşesini bile Rahman’ın Arşı olmaya değer kılmadık ki, o sultanlar sultanı gelip otursun. Bu olmayınca da ne sözde öz, ne özde aşk oluyor. Aşk olmayınca ateş de olmuyor.  

Oysa yanmalı yürek, parçalanmalı, yıkılmalı onu sevmek için, sevebilmek için… Çünkü içinde ona karşı bir özlem ve bu özlemin tutuşturduğu bir ateş taşımayan Allah’ı sevmekten de nasipsizdir… Nasipsizin yakarışı da feryadı da başının üstüne çıkmaz. Ne yürekleri ısıtabilir, ne de karanlığı aydınlatacak bir ışık yakabilir. Ateşi olmalı yüreğinde insanın ve yanmalı Resul sevgisiyle ki tutuşturabilsin yürekleri…  

Mevlana yüreğindeki o yangınla

“Ateşest in bank-i nây nîst bâd

Her ki in âteş ne dâred nist bâd’

 diye feryad etmiş.

Ateştir neyimden taşan ateş!

Odur yakan içimi ve inleten beni.

Rüzgar ve nefes değil.

Yok mu bir insanda o ateş,

insan değil, yok olsun!

demiş.  

Şu akıbetten kurtulmak için isterdim onun ateşiyle yanmayı, anlamayı, sevmeyi.  

O, içimizden biri olan, başka türlü olma hakkı varken bizden biri gibi aramızda yaşayan, acı çeken, öksüz kalan, yetim düşen, eleştirilen, hırpalanan, taşlanan… herhangi bir insanın başına gelebilecek tüm acıları yaşayarak, bizden biri olarak, evlat acısı, eş hasreti, eşlerinden kaynaklanan sıkıntıları yaşayan biri..  

Ama hep vakur, hep ölçülü, hep kendinden emin… Hep müşfik, hep dengeli, hep mütevazı… Hareketleri hep tahmin edilebilen emin ve güvenilir bir dost, bir baba, bir amca, bir dede ve bir insan…  

Kökleri onun kadar açıkta olan bir tek peygamber yoktur. Efsaneye, esatire, masala bulanmış yanı yoktur. Neyse o dur. O kadar yalın, o kadar insan ve o kadar bizden biri. Acısı, gözyaşları, sevince, tebessümü, heyecanı hep tanıdık… Sanki ötekilerin hepsi hayal, hepsi sanal, hepsi efsane; bir tek o nesnel, o reel, o hak!  

Haşa ki haddimi aşayım. Bilirim her peygamber haktır ve aralarında bir tefrik yapmak da haddimiz değil.  

Ama onun kadar elle tutulur bir hayat sürmüş ve sonra dönüp parmağının bir işareti ile ay’ı ikiye bölmüş…  

Ashabıyla tartışıp fikir alışverişi yaparken, görüşlerine değer verip alınan karara göre hareket ederken, gireceği savaşta yara almamak izin üzerine zırh giyerken, bir de bakmışsın o savaşın ortasında eline bir avuç kum alıp düşmanın üzerine savurmuş. Ve o küçücük el bir ilahi cephaneye dönüvermiş…  

Bir bakmışsınız, açlıktan karnına taş bağlamış ve sonra bir de bakmışsınız ki parmaklarından akan su ile bir ordunun susuzluğunu giderivermiş…  

Aklın yolu varken, alelade her insan gibi yaşayıp kendi çabasıyla zorlukların üstesinden gelmek varken başka yollar denememiş.

 

Hangi nebiye yönelseniz, hayatının bir yanının ‘hafa’ perdesine sarıldığını görürsünüz. Sanki hepsi, kendilerini bilerek zamanın perdesi altına gizlemişler, lisan-ı halleri ve mana-yı hayatlarıyla Muhammed’ül Emin’in hak peygamberliğine birer işaret olmakla yetinmişlerdir.  

Adeta, bu şecere-i tubanın en muhteşem meyvesinin o olduğunu göstermek için kendileri delil ve mucizeleri ile o ağacın dalları, toprak altındaki damarları olmayı yeğlemişler.. Her biri onun iddiasının, onun nübüvvetinin bir delili, vesikası ve burhanı olmuşlar… Evliya, asfiya, aktap da onun meyveleri neticeleri semereleri olmuş…  

Evet, o bizden biri. Eşleri bile zaman zaman dalaşmışlar onunla. Acı çekmiş, kederlenmiş, küsmüştür onlara. Başka türlü nasıl insanlık için rehber olabilirdi ki?  

Elbiselerini kendi yamalamış, evini kendi süpürmüş, evdeki birçok ihtiyacını, hizmetini kendi görmüştür ama Allah’a giden yolda, Cebrail’i bile geride bırakacak kadar da mavera eridir o!  

Kim var ki başka ‘adı O’nunla birlikte yazılan’. ‘Başı göğe değmiş’ ondan başka kim var! Biri birine der ya ‘sanki başı göğe değdi’ diye. Evet o, başı göğe değmiş bir insandır ama yine hep bizden biridir.  

Ne buyurdu Rabbim: “Ben ve meleklerim Nebiye salat okuyoruz. Ey inananlar siz de ona salat okuyun…” bu ne muhteşem ayrıcalık…  

Demek ki, en büyük erlik insan olmak! Bu beden imkânları içinde, bu donanım ile erliğe kuşanmaktır!  

Onun yüreği her birimiz için, anamızın yüreğinden daha müşfik, daha hanîn! Rabbim bize haber veriyor, “Sizin başınıza gelenler onu yürekten yaralar. O size acır, sizin üzerinize hırsa abanmıştır adeta. Sise zarar gelemsin, tırnağınız taşa değmesin diye üzerinize titrer. O Rauf ve Rahimdir” buyurur.  

İsterdim, onun adıyla sena bulmuş bir kelime de benim olsaydı. Bir mısram, bir beytim, bir kelimem, bir harfim olaydı da Resul ile hayat bulaydı. Yeryüzünün tüm hazinelerine değerdi.  

Onu övmek ne haddine! Kim onu övdüm diyebilir ki… Rabbimin “Kullarıma de ki, beni sevdiklerini iddia ediyorlarsa sana uysunlar (ey Muhammed)” ayetinin azametine kim varabilir ki.  

Ne demiş arap şair’ Vema medahtu Muhammeden bi mekaleti, velakin medehtu mekaleti bi Muammed’in’ (Ben sözlerimle Muhammd’i sena etmedim. Aksine onun ismini mısralarımda anarak sözlerime kuvvet ve anlam kazandırdım). Biz de ancak bunu yapabiliriz işte!  

Ne olurdu, ben de Su Kasidesi’ndeki sular gibi bir hasret olup yana yakıla onun izinden koşsaydım, “Na’m sera tayfu men eh’va fe arrakani…” şairinin dediği gibi içinde onun aşkı olmayan hiçbir lezzet beni de sarmasaydı…  

Ama nerde…

Kutlu doğum haftası çerçevesinde bir şeyler yazayım diye çıktım yola amma, gördünüz işte, sözü gerçek hak erenlerine bırakmaktan başka çare bulamadım.  

Evet, na’t yazan çoktur. Ama nedense şu yazıyı yazdığım şu saatte İtri’nin mısraları benim halime daha iyi tercüman oluyor gibi geldi… Son mısradaki Itri yerine kendi adımı yazabilmek isterdim…  

Sâyesi düşmez yere bir böyle nahl-i Tûr’sun

Mihr-i âlem-gîrsin başdan ayağa nûrsun

…..

Sensin ol şâh kim Süleymanlar kapında mûrdur

On sekiz bin âleme hükmetmeğe me’mûrsun  

El benim dâmen senin ey rahmeten li’l-âlemin

Şöhretim isyan benim, sen afv ile meşhûrsun  

Padişah-ı evvelîn ü kıblegâh-ı âhirîn

Evvel ü âhir imâmu’l-enbiyâ mezkursun  

Ya Resûlallah umarım diyesin rûz-ı cezâ

Gerçi cürmün çoktur ammâ Itrî’ya mağfûrsun! (Gerçi günahların çoktur amma ey İtri affedildin)