Muhammed Mustafa SAV

Anasayfa e Kitap Hayatı Fotoğraflar Kitaplar Linkler Ses Nükteleri Şiirler Yazılar Ziyaretçi Salavat English

Yazarın Diğer Yazıları

Muhammed Mustafa SAV-Sanat Ve Dinler Tarihinde Hz. Peygamber (ASM)

Sanat Ve Dinler Tarihinde Hz. Peygamber (ASM)

Erdem AKÇA

ww.risalehaber.com - 29.01.2021

Sanat, ruhun tuvale yansıması, taşa mana katmasıdır. İnsan ruhunun en büyük potansiyeli, herhangi bir sahayı bir san’at olarak icra edebilmesi, kendi özünü sanat aynasında seyredip seyrettirebilmesidir. Bu manada geçmiş zamanın bütün sanatkarları, günümüzün ve geleceğin bütün sanat âşığı ruhları bu hakikati ya fâil olarak veya münfail olarak mutluluk, ruhani haz ve aklî hayret içinde yaşadılar, yaşıyorlar. Bediüzzaman’ın tabiriyle tabiatın tilmizi ve fizik dünyanın taklitçisi olan beşer sanatı , dinler ile Sonsuz Âlemler ve Boyutlar kazanmış, Mânâ’nın tecessümü haline gelmiştir. Bu manada sanat dinin talebesi, onun manalarının aynası ve ulvi hakikatlerin sevdiricisi olarak dinler tarihinde büyük rol oynamıştır. Gerek güzel sanatlarıyla göze, gerek müzik şeklinde icrasıyla kulağa, gerek şiir ve nesir tarzında olmasıyla kalbe ve akla hitap ederek sanat realitesi kendisini dinlerin içerisinde sonsuz bir enginlikte açmış ve Mutlak Sanatkâr olan Allah’ın sanatına mecazi bir ayna olmaya çalışmıştır.

Dinî hakikatlerin duyurulması ve gözlere, akıllara ve gönüllere nakşedilmesi noktasında görsellik cephesi ön planda olan güzel sanatlar kilit rol oynamışlardır. Özellikle heykeltraşlık, resim, gravür, hakkaklık gibi tarzlarıyla dinler tarihinde kendilerine yer bulmuşlardır. Bilhassa Roma ve Yunan medeniyetinin etkisi altına giren Hıristiyan kültüründe heykel, ikona ve resim şeklinde dinî sanat çok gelişmiştir. Mikelanj’ın Hz. Musa Heykelini; Rafaello’nun Sistin Meryemi ve Madonna of Foligno resimlerini misal verebiliriz. Ayasofya, Kariye camileri gibi kiliseden camiye çevrilen yapılarda çok sayıda ikonları ve onlarda dinî şahsiyetleri görebiliyoruz. Hıristiyan kültürde ikonlar o kadar tutulmuşlardır ki, 1998-2003 yıllarında görev yaptığım Kayseri’nin Kapadokya’ya yakın Yeşilhisar ilçesinin Soğanlık köyünde yapılmış küçük oyma kaya kiliselerinde dahi ikonlar kendilerine yer bulmuşlardır.

İkona Sanatı

İkona (Yunanca εἰκών) Doğu Ortodoks Kilisesi, Oryantal Ortodoksluk, Katolik ve bazı Doğu Katolik Kiliselerinin kültürlerinde en yaygın şekli resim olan dini bir sanat eseridir. Türkçeye Fransızca icône sözcüğünden geçmiş olan kavramın kökeni Yunanca eikon "benzerlik, resim, portre" sözcüğüdür. Bu sözcük ise yine Yunanca eikenai (gibi olmak) kökünden gelir. En yaygın konular Mesih, Meryem, azizler ve meleklerdir. Özellikle bir veya iki ana figür üzerinde yoğunlaşan portre tarzı görüntülerle ilişkili olsa da, terim aynı zamanda Doğu Hristiyanlığı tarafından üretilen ve anlatım sahneleri de dahil olmak üzere çeşitli sanatsal basındaki dini imgelerin çoğunu kapsar.

İkonalar ayrıca metal, döküm taş, kumaş üzerine işlemeli, ahşap üzerine boyanmış, mozaik veya fresk işlerinde yapılmış, kağıt veya metal üzerine basılmış vb. şekilde olabilir.

Doğu Ortodoks geleneği, Hristiyan ikonalarının üretiminin Hristiyanlığın ilk günlerinden bu yana devam ettiğini ve o zamandan beri süregelen bir gelenek olduğunu iddia ediyor. Modern akademik sanat tarihi, ikonalar daha önce var olmuş olsa da, geleneğin sadece 3. yüzyıla kadar izlenebileceğini ve Erken Hristiyan sanatından sağ kalan ikonaların daha sonra olanlarından büyük ölçüde farklı olduğunu düşünmektedir. Daha sonraki yüzyılların ikonaları, çoğu zaman hayatta kalsa da, genellikle 5. yüzyıldan sonraki ikonalarla yakından bağlantılı olabilir. İkonaların yaygın imhası, 726-842 arası Bizans İkonoklazması sırasında meydana geldi, ancak bu, ikonaların uygunluğu sorununu kalıcı olarak çözdü. O zamandan beri ikonalar Batı kilisesinin resimlerinden çok daha büyük bir tarz ve konu sürekliliğine sahip oldu. Aynı zamanda değişim ve gelişme oldu.

İkonalar ilk kez Greko-Romen Antikçağı'nda mezartaşı portrelerinde kullanıldı. Ağaç üzerine tutkal boya ya da mum cila ile resmedildi. Bu görüntüler daha sonra Hristiyanlığın başlangıcında çok tutundu. Büyük Konstantin'in başkentin ilk üç piskoposunun portrelerini Forum'da kızıl somaki bir sütuna bağlattığı bilinir. İsa'nın ve Meryem'in ya da bir azizin herhangi bir ikonası, Hristiyanlarca Tanrı katında bir aracı olarak kabul ediliyordu. 8. yüzyılın başında Bizans İmparatoru III. Leon, ikonakırıcılık hareketini başlattı ve görüntüye tapılmasını yasakladı. Kullanımın yeniden başlaması ile ikona, ayin düzeninin bir parçasını oluşturdu ve ikonostasın üzerinde yer aldı. İkonakırıcılık döneminde yapılan tahribata karşın bu olaydan önce yapılmış birkaç ikona, özellikle Sina'da bir manastırın eşsiz koleksiyonu bugünlere kadar gelebildi. Bu koleksiyonun en ünlü parçalarından biri, yapılış tarzıyla Antik tarih'in gerçek portrelerini andıran Petrus'un ikonasıdır. Bizans'ta bezeme sanatı olarak ortaya çıkmıştı ve ikonalarda genellikle İncil'den betimlemeler işlenirdi. İsa ikonagrafide azizlik anlamındaki halesindeki baba-oğul-kutsal ruh harflerinin baş harflerinin yazılı olduğu haç işaretiyle diğer ikonalardan ayrılır.

İslam öncesi döneme ait ikon ve resim sanatında Hz. Muhammed (SAV) ve İslamiyete dair çok net eserler ve izler bulunduğu yazının ileri safhalarında gelecektir. Fakat Hıristiyan dünyayı buna sevkeden saikin altyapısını anlamak için dinler tarihi üzerinde ana hatlarıyla bir okuma yapmak gereklidir. Çünkü sanat, bir süreçtir. Bu süreci tetikleyen, onu değişime uğratan ve ona yenilikler ekleyen, sosyal ve dinî hadiseler ve beklentilerdir.

Tevrat ve İncil’de Hz. Muhammed’e ve İslamiyete Dair İşâretler

Kutsal kitap ve suhuflar, aynı kaynaktan geldiğinden ve Hz. Muhammed (ASM) son ve en mükemmel dini getirdiğinden, peygamberler arasında da en son ve en büyük O olduğundan din hakikati noktasında idealize makam Ona ve dinine aittir. Diğer dinler ve peygamberler Ona ve dinine altyapı oluşturmak için gelmişler diyebiliriz. Ahzab ve Şura surelerinin işâret ettiği üzere din müessesesi bir piramittir. Nübüvvet bu piramitin temel taşları, risalet üst taşları, ülü’l-azm risalet daha üst taşları ve Hz. Muhammed (ASM) ve İslamiyet ise, tepetaşıdır. Bu boyutla kâinat ve imtihan dünyası Kur’an ve İslamiyetin hakikatleri sergilensin diye kurulmuştur, denilebilir.

Yahudilik, Hz. Musa’ya verilen Tevrat, Hz. Davud’a verilen Zebur ve diğer peygamberlere gelen vahiylerin toplamı olarak Ahd-i Atik’i mukaddes kitap kabul ediyor. İncil’in kutsallığını reddediyor. Buna mukabil Hıristiyanlık Ahd-i Atik’i olduğu gibi kabul etmekle beraber Ahd-i Cedid adıyla 4 İncil ve eklerini de kutsal metin olarak kabul ediyor.

Ahd-i Atik ve Ahd-i Cedîd’in şu an elimizde bulunan tercümelerinde yapılacak bir incelemede doğrudan Hz. Muhammed’i (ASM) gösteren açık işaretler bulunuyor. Mesela:

Tevrat’ın Tekvin Kitabı, Bab 17’de şöyle deniliyor: “"Hazret-i İsmail'in validesi olan Hâcer, evlât sahibesi olacak. Ve onun evlâdından öyle birisi çıkacak ki, o veledin eli, umumun fevkinde olacak ve umumun eli huşû ve itaatle ona açılacak."

Dünya tarihi şâhit ki, Tevrat’ın bu ayeti geldikten veya Hz. İbrahim’e (AS) bu müjde verildikten sonra İsmailoğulları olan Arap milletinden çıkarak insanların birçoğunun huşu ve itaatle kendisine boyun eğdikleri din iktidarını kuran ve bu şekilde meşhur olan sadece ve sadece Hz. Muhammed’dir (ASM).

Tevrat’ın Tesniye Kitabı, Bab 18’de şöyle denilir: “(Ey Musa!) Benî İsrail'in kardeşleri olan Benî İsmail'den, senin gibi birini göndereceğim. Ben sözümü onun ağzına koyacağım; Benim vahyimle konuşacak. Onu kabul etmeyene azap vereceğim.”

Dinler tarihi ve dünya tarihi şahid ki, İsmailoğulları olan Araplar’dan Hz. Musa’dan (AS) sonra çıkan tek ve meşhur peygamber Hz. Muhammed’dir (ASM).

Tevrat’ın bu 2 âyetinin net bildirdiği üzere Hz. Peygamber’in (ASM) nesli bellidir. Bu açıdan son peygamberin Yahudilerden geleceğini iddia eden Yahudi din adamları Tevrat’a muhalif hareket etmektedirler. Fakat insaflı Yahudî âlimleri, Abdullah bin Selam gibi, Hz. Peygamber’i gördükleri ve tanıdıkları anda Tevrat’ta bahsedilen ve beklenen son peygamber olduğunu anlayıp hemen iman etmişlerdir.

Eş'ıya Peygamberin kitabında, Kırk İkinci Bâbında şu âyet vardır: "Hak Sübhânehu, âhirzamanda, kendinin ıstıfâ-gerde ve bergüzidesi (seçkin) kulunu ba's edecek ve ona, Ruhu'l-Emin Hazret-i Cibril'i yollayıp din-i İlâhîsini ona talim ettirecek. Ve o dahi, Ruhu'l-Eminin talimi vechile nâsa talim eyleyecek ve beynennâs (insanlar arasında) hak ile hükmedecektir. O bir nurdur, halkı zulümattan çıkaracaktır. Rabbin bana kablelvuku (gerçekleşmesinden önce) bildirdiği şeyi ben de size bildiriyorum."

İşte şu âyet, gayet sarih bir surette, Âhirzaman Peygamberi olan Muhammed aleyhissalâtü vesselâmın evsâfını beyan ediyor.

Mişail namıyla müsemmâ Mihail Peygamberin kitabının Dördüncü Bâbında şu âyet var: "Âhirzamanda bir ümmet-i merhume kaim olup, orada Hakka ibadet etmek üzere mübarek dağı ihtiyar ederler (seçerler). Ve her iklimden orada birçok halk toplanıp Rabb-i Vâhide ibadet ederler, Ona şirk etmezler."

İşte şu âyet, zâhir bir surette, dünyanın en mübarek dağı olan Cebel-i Arafat ve orada her iklimden gelen hacıların tekbir ve ibadetlerini ve ümmet-i merhume namıyla şöhret-şiâr olan ümmet-i Muhammediyeyi tarif ediyor.

Yahudilerin ve Hıristiyanların kendisinde ibadet ettikleri mübarek bir dağ bulunmamaktadır. Dinler tarihi biliminin gösterdiği üzere... Ki buradaki söz konusu ümmet asla Yahudiler hakkında geçerli olamaz. Çünkü Yahudilik, Yahudilerin de ifade ettikleri üzere her iklimden gelen farklı ırka mensub kişilerin oluşturduğu bir din değildir. Yahduiler, sadece Yahudi bir kadından doğan kişiyi Yahudi saymaktadırlar.

Hem Türkçe Yuhanna İncilinin On Dördüncü Bab ve otuzuncu âyeti şudur: "Artık sizinle çok söyleşmem. Zira bu Âlemin Reisi geliyor. Ve bende onun nesnesi asla yoktur." İşte, "Âlemin Reisi" tabiri, "Fahr-i Âlem" demektir. "Fahr-i Âlem" ünvanı ise, Muhammed-i Arabî aleyhi’s-salâtü vesselâmın en meşhur ünvanıdır.

Yine İncil-i Yuhanna, On Altıncı Bab ve yedinci âyeti şudur: "Amma ben size hakkı söylüyorum. Benim gittiğim, size faidelidir. Zira ben gitmeyince Tesellici size gelmez." İşte, bakınız: Reis-i Âlem ve insanlara hakikî teselli veren, Muhammed-i Arabî aleyhissalâtü vesselâmdan başka kimdir? Evet, Fahr-i Âlem odur ve fâni insanları idam-ı ebedîden (ebedî yokluktan) kurtarıp teselli veren odur.

Hem İncil-i Yuhanna, On Altıncı Bab, sekizinci âyeti: "O dahi geldikte, dünyayı günaha dair, salâha dair ve hükme dair ilzam edecektir." İşte, dünyanın fesadını salâha çeviren ve günahlardan ve şirkten kurtaran ve siyaset ve hâkimiyet-i dünyayı tebdil eden, Muhammed-i Arabî aleyhissalâtü vesselâmdan başka kim gelmiş?

Hem İncil-i Yuhanna, On Altıncı Bab, on birinci âyet: "Zira bu Âlemin Reisinin gelmesinin hükmü gelmiştir." İşte, "Âlemin Reisi" elbette Seyyidü'l-Beşer olan Ahmed-i Muhammed aleyhissalâtü vesselâmdır.

Hem İncil-i Yuhanna, On İkinci Bab ve on üçüncü âyet: "Amma o Hak Ruhu geldiği zaman, sizi bilcümle hakikate irşad edecektir. Zira kendisinden söylemiyor. Bilcümle, işittiğini söyleyerek gelecek nesnelerden size haber verecek."

İşte bu âyet sarihtir. Acaba umum insanları birden hakikate davet eden ve her haberini vahiyden veren ve Cebrail'den işittiğini söyleyen ve kıyamet ve âhiretten tafsilen haber veren, Muhammed-i Arabî aleyhissalâtü vesselâmdan başka kimdir? Ve kim olabilir?

İncil'in diğer bir âyeti: “Ben Rabbimden, hakkı bâtıldan fark eden bir Peygamberi istiyorum ki, ebede kadar beraberinizde bulunsun.”

Kur’an 6.666 âyetinin 1/3’ünde Ahiretten ve ebedi hayattan delillerle bahsederek, insan ruhunun tam bir teselli kaynağı; Hz. Muhammed (ASM) de insanlığın Tesellici’si olmuştur. Dinler tarihi şahit ki, hiçbir kutsal kitap ve suhuf, Ahiret ve sonsuz hayattan bu kadar detaylıca bahsetmemiş ve insanlığın kıyamete kadarki sürecinde hakikatli bir teselli kaynağı olamamıştır.

Vahyin Mükemmelleşme Süreci

Tevrat’ın bir âyeti vahyin kendi içinde bir gelişme süreci olduğunu ve son vahyin en mükemmel vahiy, son peygamberin de en mükemmel peygamber olduğunu ifade eder. Çünkü peygamberler aldıkları vahyi yaşamakla mükelleftirler. Ta ki vahyin insanın ferdî ve sosyal hayatına getirdiği ölçülü, dengeli ve fıtratla barışık sistemi gözüksün. Bu manada en mükemmel vahyi, en mükemmel hayat olarak yaşayarak sergileyen de en büyüktür. Çünkü batılda mutaassıb ve âdetlerine kavi bir ibâdet gibi bağlı hırçın ve yalçın bir toplumda her sahada hakkı ve hakikati yaşamanın zorluğu izah edilmeye ihtiyaç duymayacak derecede açık bir meseledir.

Vahyin gelişme sürecini Tevrat'ın Tesniye Kitabı, Bab 33’teki şu âyet ifade eder: "Hak Teâlâ, Tûr-i Sina'dan ikbal edip bize Sâir'den tulû etti ve Fâran Dağlarında zâhir oldu."

Bediüzzaman Said Nursi bu âyeti şöyle izah eder: “ İşte şu âyet, nasıl ki "Tûr-i Sina'da ikbal-i Hak" fıkrasıyla nübüvvet-i Mûseviyeyi ve Şam Dağlarından ibaret olan "Sâir'den tulû-u Hak" fıkrasıyla nübüvvet-i İseviyeyi ihbar eder. Öyle de, bi’l-ittifak Hicaz Dağlarından ibaret olan "Fâran Dağlarından zuhur-u Hak" fıkrasıyla, bizzarure risalet-i Ahmediyeyi (a.s.m.) haber veriyor.”

Vahyin gelişim sürecini Hakk’ın insanlık dünyasında taayyün süreci olarak gösteren bu âyet Cenab-ı Hakk’ın gönderdiği dinin, bu din ile Hakk’ın tecellilerinin insanlık dünyasındaki gelişme kademelerini bir temsil eşliğinde anlatır: “ Hak, bir şuur güneşidir.”

Hak Güneşi, Tur-u Sinâ’da, Hz. Musa’ya (AS) teveccüh etti. (Fecir zamanı)

Hak Güneşi, Sâir dağları denilen Suriye dağlarında Hz. İsa’ya (AS) “tulû etti” (doğdu).

Hak Güneşi, Faran dağları denilen Hicaz dağlarında Hz. Muhammed’e (ASM) “zuhur etti.” Hakk Güneşi’nin tam zuhuru ve öğle vakti belirginliği, Hz. Muhammed ve Kur’an ile oldu. Çünkü Faran dağları, Hicaz dağları demektir. Ahd-i Atîk’e göre Hz. İsmâil annesi Hâcer ile birlikte Paran (Faran) çölünde yaşamıştır. (Tekvîn, 21/21)

Kur’an-ı Hakîm ise dinin 3 kademesi olan iman-islam-ihsan sistematiğini topluca insanlık dünyasına getiren peygamberleri “ülü’l-azm resuller” olarak isimlendirmekle vahyin mükemmelleşme yolculuğunu anlatır. Onları şu âyetle isim isim sayar:

Şûrâ Suresi 13: “ Allah Nuh'a buyurduğu şeyleri size de din olarak buyurmuştur. Sana vahyettik; İbrahim'e, Musa'ya ve İsa'ya da buyurduk ki: "Dine bağlı kalın, onda ayrılığa düşmeyin." Ortak koşanları çağırdığın şey onların gözünde büyümektedir. Allah dilediğini kendine seçer, kendisine yöneleni de doğru yola eriştirir.”

Ülü’l-azm resuller, 5 kişidir. İlki Hz. Nuh (AS), tarihi süreç olarak ikincisi Hz. İbrahim, sonrasında Hz. Musa ve Hz. İsa’dır. Sonuncuları ise Hz. Muhammed’dir (Aleyhimüsselam).

Ülü’l-azm resuller arasında da bir hiyerarşi olduğunu ve zirve şahsiyetin Hz. Muhammed (ASM) olduğunu Kur’an bir âyetiyle şöyle bildirir:

Ahzab suresi 7: “ Ve unutma o nebilerden mîsaklarını aldığımız vakti: hele senden ve Nûh ve İbrahim ve Musâ ve İsâ ibni Meryem’den ki onlardan ağır bir mîsak aldık.”

Peygamberler, Hakka ve Hakikate dayalı bir hayatın insanlık dünyasında tahakkuku noktasında Allah ile bir ahidleşmede bulunuyorlardı. Bu ahde âyet “misak” adını veriyor. Nebiler, tevhid ve iman esaslarına hizmet etmekle mükellef olduklarından en hafif ahid onların idi. Resuller, iman esaslarıyla birlikte takva ve salih amel şeklinde teslimiyet ve islamî esaslara da hizmet etmekle mükelleftiler. Ülü’l-azm resuller ise itikad-amel-ahlak şeklinde dinin 3 cephesini ifade eden iman-islam-ihsan hizmetinin tamamını yapmakla mükellef olduklarından onların ahdi en ağır ve çetin bir ahiddi. Bu açıdan âyet “Senden ve Nuh ve İbrahim ve Musa ve İsa’dan misak-ı galiz (kaba ve ağır bir misak) aldık” diyor.

Âyetin Arapçasında “minke” (Sen’den) ve “min Nûhin ve İbrahime ve Musa ve İsa” (Nuh ve İbrahim ve Musa ve İsa’dan) diyerek ülü’l-azim resulleri Kur’an 2 kategoriye ayırıyor. Hz. Muhammed’i (ASM) peygamberlik ve din müessesesi denilen piramitin tepetaşı ve zirve seviyesi olarak gösteriyor.

Tevrat’ta hedef peygamber olarak gösterilen Hz. Peygamber’in (ASM) Yahudi kültüründe ve Hıristiyan literatüründe “Beklenen Şahıs” olarak ismi gündemdi. Özellikle Hıristiyan kültüründe... Çünkü O ve getirdiği din, materyalist Roma İmparatorluğunun yeryüzünü kendilerine zindan ettiği, Kapadokya gibi yerlerde görüldüğü üzere insanları yeraltına şehirler oymaya mecbur ettiği 300 yıllık bir süreçte Hıristiyanlığın tek teselli kaynağı idi. Bu açıdan eski peygamberlerin verdiği haberlere, Tevrat’taki müjdelere ve evliyalarının keşif ve kerametlerine dayanarak gelecek peygamberin Harem-i Şerif’te zuhur edeceğini ve özelliklerini biliyorlardı. Hatta kilise ve manastırlarında ikonlarını yapacak derecede Hıristiyan din adamları ve dindar halkı ona âşina idiler.

Peygamberlerin Resimleri, Hz. Muhammed’in (ASM) Resmi ve

Bizans İmparatoru Heraklius

Sahabelerin önde gelenlerinden ve Arab’ın 5 dâhisinden biri olan Amr bin el-Âs’ın kardeşi Hişam bin el-Âs (RA) anlatıyor:

“Ben ve Kureyş’ten bir adam, Rum lideri Hirakl’i İslam’a davet etmek için gönderildik. Yola çıkıp Gota’ya (Dımaşk’a) gelince Cebele bin el-Eyhem el-Gassani’nin yanında konakladık. Yanına girdiğimizde tahtında oturmuştu. Konuşmamız için bize elçi gönderince:

-“Vallahi elçiyle konuşmayız. Biz krala gönderildik. Eğer izin verirse onunla konuşuruz. Yoksa elçiyle konuşuruz” dedik. Elçi geri dönüp bunu Cebele’ye anlatınca bize izin verdi ve:

-“Konuşun” dedi. Hişam bin el-Âs konuşup onu İslam’a davet etti. Cebele’nin üzerinde siyah giysiler vardı. Hişam:

-“Bu üzerindekiler nedir?” diye sorunca:

-“Bunları giydim ve sizi Şam’dan çıkarmadan bu giysileri çıkarmamaya yemin ettim” cevabını verdi. Biz:

-“Allah’a yemin olsun ki; biz, bu tahtı senden alacağız ve büyük kralın mülkünü de inşallah alıp ele geçireceğiz. Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem bize böyle haber verdi” dedik. Cebele:

-“Bu işi yapacak olanlar, sizler değilsiniz. Onlar öyle bir kavimdir ki, gündüzleri oruç tutar ve geceleri kıyamla geçirirler. Sizin orucunuz nasıldır?” dedi. Biz ona cevap verince yüzü simsiyah oldur ve:

-“Kalkın!” diyerek bizimle birlikte krala bir elçi gönderdi. Şehrin yakınına geldiğimizde beraberimizdeki kişi bize:

-“Sizin şu hayvanlarınız kralın şehrine sokulmaz. Dilerseniz sizi arık atlara ve katırlara bindirelim” dedi. Biz:

-“Allah’a yemin olsun ki; ancak bunların üzerinde gireriz” karşılığını verince krala:

-“Onlar bunu kabul etmiyorlar” diye haber gönderdiler. Kılıçlarımızı kuşanmış ve bineklerimiz üzerinde kralın yanına girdik, nihayet bir odaya vardık. Dibinde bineklerimizi çökerttik. O, bize bakıyordu. Biz “Allah’tan başka ilah yoktur, Allah en büyüktür” dedik. Allah biliyor ki oda çatırdadı, silkindi ve rüzgârın salladığı hurma dalı gibi oldu. Kral biz haber gönderdi ve:

-“Dininizi bize açıklama hakkınız yoktur” dedi. Bize:

-“Girin” diye haber gönderdi.

Yanına girdiğimizde divanındaydı ve yanında Rûm patrikleri vardı. Meclisinde olan her şey kırmızı, çevresindekiler kırmızıydı ve üzerinde kırmızı elbise vardı. Ona yaklaşınca güldü ve:

-“Aranızdaki selamınızla beni selamlamış olsaydınız size ne olurdu?” diye sordu. Bu sırada yanında Arapça bilen biri vardı. Biz:

-“Aramızdaki bizim selamımız, sana helal değildir. Senin selamladığın selamına gelince; seni, onunla selamlamamız da bize helal değildir” cevabını verdik. O:

-“Aranızdaki selamınız nasıldır?” diye sorunca:

-“Selam senin üzerinde olsun, şeklinde” cevabını verdik.

-“Kralınızı nasıl selamlarsınız?” diye sorunca:

-“Aynı şekilde” cevabını verdik.

-“Size nasıl karşılık verir?” diye sorunca:

-“Aynı şekilde” cevabını verdik.

-“En büyük sözünüz nedir?” diye sorunca:

-“Allah’tan başka ilah yoktur. Allah en büyüktür” cevabını verdik. Bunu konuştuğumuzda vallahi oda sarsıldı ve Cebele başını kaldırarak:

-“Sizin söylediğinizde odanın sarsıldığı bu söz var ya, evlerinizde her söyleyişinizde odalarınız sarsılır mı?” diye sordu. Biz:

-“Hayır, senin yanında olan hariç hiç böyle olduğunu görmedik” cevabını verince:

-“Bunu her söyleyişinizde her şeyin sarsılmasını ve mülkümün yarısının kaybolmasını isterdim” dedi. Biz:

-“Niçin?” diye sorunca:

-“Çünkü onun için bu çok basit bir şeydir ve peygamberlikle ilgili olmaması, aksine insanların hilelerinde olması daha uygundur” dedi. Sonra bize başka şeyler sordu ve biz de cevap verdik. Daha sonra:

-“Namazınız ve orucunuz nasıldır?” diye sorunca ona anlattık. Bize:

-“Kalkınız” deyince kalktık ve bize bir ev tahsis edilmesini ve bol ikramlarda bulunulmasını emretti. 3 gün orada ikamet ettik.

Bir gece bize haber gönderdi, gidip yanına girdik. Bizden sözümüzü tekrar etmemizi istedi, biz de tekrarladık. Sonra altın işlemeli, büyük dört köşeli bir kab şeklinde bir şey istedi, içinde üzerlerinde kapılan olan küçük evler vardı. Bir ev ve kilit açtı, siyah ipek çıkarıp açtı. Bir de baktık, içinde kırmızı bir resim, resimde gözleri iri, kalçaları büyük bir adam var. Onun boynu gibi uzun boyun hiç görmedim. Adamın sakalı yoktu ve iki saç örgüsü vardı. Adam Allah’ın yarattıklarının en güzel suretindeydi. Bize:

-“Bunu tanıyor musunuz?” diye sorunca:

-“Hayır” cevabını verdik. O:

-“Bu, Hz. Âdem’dir” dedi. Resimdeki adam insanların saçı en çok olanıydı.

Sonra başka bir kapı açıp ondan siyah ipek çıkardı. Bir de baktık ki; içinde beyaz bir resim var. Kedi kılları gibi saçı vardı. Kırmızı gözlü, başı iri, güzel sakallıydı. Bize:

-“Bunu tanıyor musunuz?” diye sordu. Biz:

-“Hayır” cevabını verince:

-“Bu, Hz. Nuh’tur” dedi.

Sonra başka bir kapı açıp siyah bir ipek çıkardı. İçinde bembeyaz, güzel gözlü, geniş alınlı, yanakları uzun, beyaz sakallı, tebessüm eder gibi duran bir adam vardı. Bize:

-“Bunu tanıyor musunuz?” diye sordu. Biz:

-“Hayır” cevabını verince:

-“Bu, Hz. İbrahim’dir” dedi.

Sonra başka bir kapı açtı. İçinde beyaz bir resim vardı. Allah’a yemin olsun ki o, Allah’ın Resulüydü. Bize:

-“Bunu tanıyor musunuz?” diye sordu. Biz:

-“Evet. O, Allah’ın Resulü Muhammed’dir” dedik ve ağladık. Vallahi ayağa kalkıp tekrar oturdu ve:

-“Bunun O olduğuna yemin eder misiniz?” dedi. Biz:

-“Evet, bu muhakkak O’dur. Sanki Onu görür gibiyiz” dedik. Bir süre Ona bakarak tuttu. Sonra:

-“Bu, evlerin sonuncusu idi. Fakat ben, sizin ne diyeceğinizi görmek için Onu size göstermede acele ettim” dedi.

Sonra başka bir kapı açıp ondan siyah bir ipek çıkardı. İçinde esmer, buğday benizli, kıvırcık saçlı, gözleri içeri çökük, keskin bakışlı, asık suratlı, dişleri üst üste binmiş, sanki öfkeliymiş gibi duran bir adam vardı. Bize:

-“Bunu tanıyor musunuz?” diye sordu. Biz:

-“Hayır” cevabını verince:

-“Bu, Hz. Mûsâ’dır” dedi. Yanında ona benzeyen bir resim daha vardı. Ancak Onun başı yağlanmıştı, alnı genişti, gözlerinde burnuna doğru uzanmış bir siyahlık vardı.

-“Bunu tanıyor musunuz?” diye sorunca:

-“Hayır” cevabını verdik. O:

-“Bu, İmran oğlu Hârûn’dur” dedi.

Sonra başka bir kapı açıp ondan beyaz bir ipek çıkardı. Bir de baktık ki; onda buğday benizli, orta boylu, düzgün yaradılışlı bir adam resmi var. Sanki kızgın gibiydi.

-“Bunu tanıyor musunuz?” diye sordu. Biz:

-“Hayır” cevabını verince:

-“Bu, Hz. Lût’tur” dedi.

Sonra başka bir kapı açıp ondan beyaz bir ipek çıkardı. İçinde kırmızıya çalan beyaz renkli, ince burunlu, avurtları zayıf, güzel yüzlü bir adam resmi gördük. Bize:

-“Bunu tanıyor musunuz?” diye sordu. Biz:

-“Hayır” cevabını verince:

-“Bu, Hz. İshak’tır” dedi.

Sonra başka bir kapı açıp beyaz bir ipek çıkardı. İçinde Hz. İshak’a benzer bir resim var. Ancak Onun dudağında bir ben vardı. Bize:

-“Bunu tanıyor musunuz?” diye sordu. Biz:

-“Hayır” cevabını verince:

-“Bu, Hz. Yâkub’dur” dedi.

Sonra başka bir kapı açıp ondan siyah bir ipek çıkardı. İçinde beyaz, güzel çehreli, ince burunlu, güzel boylu, yüzünü nur kaplamış, yüzünde huşu görünen, kırmızıya çalar bir adam resmi vardı. Bize:

-“Bunu tanıyor musunuz?” diye sordu. Biz:

-“Hayır” cevabını verince:

-“Bu, peygamberinizin dedesi Hz. İsmâil’dir” dedi.

Sonra başka bir kapı açıp beyaz bir ipek çıkardı. İçinde Hz. Âdem gibi olan bir resim vardı. Yüzü güneş gibiydi. Bize:

-“Bunu tanıyor musunuz?” diye sordu. Biz:

-“Hayır” cevabını verince:

-“Bu, Hz. Yûsuf’tur” dedi.

Sonra başka bir kapı açtı ve beyaz bir ipek çıkardı. İçinde kırmızı, ince bacaklı, küçük dar gözlü, karnı büyük, orta boylu, kılıç kuşanmış bir adam resmi vardı. Bize:

-“Bunu tanıyor musunuz?” diye sordu. Biz:

-“Hayır” cevabını verince:

-“Bu, Hz. Dâvud’dur” dedi.

Sonra başka bir kapı açtı ve beyaz bir ipek çıkardı. İçinde büyük, ayakları uzun, ata binmiş bir adam resmi vardı. Bize:

-“Bunu tanıyor musunuz?” diye sordu. Biz:

-“Hayır” cevabını verince:

-“Bu, Dâvud oğlu Süleyman’dır” dedi.

Sonra başka bir kapı açtı ve beyaz bir ipek çıkardı. İçinde sakalı simsiyah, saçı çok, gözleri ve yüzü güzel genç biri vardı. . Bize:

-“Bunu tanıyor musunuz?” diye sordu. Biz:

-“Hayır” cevabını verince:

-“Bu, Meryem oğlu İsa’dır” dedi. Biz:

-“Bu resimler, size nereden geldi? Zira anladığımız kadarıyla peygamberlerin şekilleri onun üzerinde resmedilmiş. Çünkü biz peygamberimizin resminin tıpkı onun gibi olduğunu gördük” deyince şöyle karşılık verdi:

-“Hz. Âdem, soyundan gelecek peygamberleri kendisine göstermesini Rabbinden istemişti. Allah ona, onların resimlerini indirdi. Bu resimler, güneşin battığı yerde Hz. Âdem’in sandığındaydı. Zülkarneyn onu, güneşin battığı yerden çıkarıp Danyal’a verdi.”

Sonra şöyle devam etti:

-“Allah’a yemin olsun ki, hükümdarlığımdan çıkıp hükümranlık bakımından sizin en zayıfınız yanında köle olarak ölmeyi gönlüm ne çok isterdi.” Daha sonra bize güzel hediyeler verdi ve bizi serbest bıraktı. Ebu Bekir-i Sıddîk’ın yanına geldiğimizde, gördüklerimizi, onun bize söylediklerini ve bize verdiği hediyeleri kendisine anlattık. Hz. Ebu Bekir ağlayıp:

-“Zavallı, eğer Allah kendisi için bir hayır dilemiş olsaydı, mutlaka yapardı” deyip şöyle devam etti:

-“Resulullah’ın (SAV) bize söylediğine göre onlar ve Yahudiler, Hz. Muhammed’in sıfâtını yanlarında bulmaktadırlar.”

Beyhâki’nin İbn-i Kesir’den naklettiği bu rivayeti, te’yid eden bir rivayet yazının ilerleyen kısımlarında gelecek ve İbn-i Kesir rivayetinin sahihliğini gösterecektir.

Peygamberlerin resimleri ellerinde bulunan ve son peygamberin gelmesine müştak olan bir toplumun elbette ve elbette gelecek peygamberin resmini kilise ve manastırlarında dua ederken gözlerinin önünde tutmaları ve Onun adına ve hatırına Allah’a yalvarmaları din psikolojisi açısından olağan bir süreçtir.

Bayezid Camii gibi İslam câmilerinde Hz. Peygamber’in (ASM), Hulefa-yı Râşidîn, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’in, Şehzade Mehmet Camii gibi birçok camide Aşere-i Mübeşşere’nin isimlerini gösteren levhaların asılması bu dinî psikolojik sürecin olağan neticesidir. Hıristiyan dünyada da sürecin böyle işlediğini ve ikonların Tesellici’yi bekleyen dindar halkın evlerine kadar girdiğini görebiliyoruz.

İkonlar ve Heykellerde Hz. Muhammed (ASM)

Sahabelerin önde gelenlerinden olup Mekkeli tüccar ve eşraftan Mut’im bin Adiy’in oğlu olan Cübeyr bin Mut’ım (RA) anlatıyor: Yüce Allah, Peygamber’ini gönderip İslam Mekke’de yayılınca Şam’a gitmek için yola çıktım. Busrâ’ya gelince Hıristiyanlardan bir grup yanıma gelip:

-“Sen Harem’den misin?” diye sordular. Ben:

-“Evet” cevabını verince:

-“Aranızda peygamber olduğunu iddia eden bu kişiyi tanıyor musun?” diye sordular. Ben:

-“Evet” cevabını verince elimden tutup beni heykel ve resimlerin bulunduğu bir manastırlarına soktular ve:

-“İçinizden gönderilen bu peygamberin bu resimler arasında olup olmadığına bir bak” dediler. Resimlere bakıp Resulullah’ın resmini göremeyince:

-“Onun resmini göremiyorum” dedi. Beni bu manastırdan daha büyük bir manastıra soktular. Burada önceki manastırdan daha çok heykel ve resim vardı. Bana:

-“Burada Onun resminin olup olmadığına bir bak” dediler. Baktığımda Resulullah’ın (SAV) sıfatlarını ve resmini gördüm. Yine Resulullah’ın (SAV) yanında Hz. Ebu Bekr’in resmini gördüm. Bana:

-“Onun suretini gördün mü?” diye sorduklarında:

-“Evet” cevabını verdim. Resulullah’ın (SAV) resmini gösterip bana:

-“Bu mu?” diye sorunca:

-“Vallahi budur. Bunun O olduğunda şahitlik ederim” dedim. Bana:

-“Onun yanında olan bu kişiyi tanıyor musun?” diye sorduklarında:

-“Evet” cevabını verdim. Onlar:

-“Bunun sizin arkadaşınız Resulullah (SAV) olduğuna, bu kişinin de Ondan sonra gelecek halife olduğuna şahitlik ederiz” dediler.

Cübeyr bin Mut’im (RA) der ki: Ticaret için Şam’a giderken Ehl-i Kitap’tan bir adamla karşılaştım. Bana:

-“Yanınızda Peygamber olduğunu iddia eden biri var mı?” diye sordu. Ben:

-“Evet” cevabını verdim. Kitap ehlinden bir adam gelip:

-“Neyle geldiniz?” diye sorunca, ona anlattım. Beni evlerinden birine soktuğunda, içerisinde Resulullah’ın da resminin bulunduğu suretler gördüm. Adam:

-“O, bu mu?” diye sorunca:

-“Evet” cevabını verdim. Adam:

-“Bu peygamber dışında bütün peygamberlerden sonra peygamber vardır” dedi.

Bu her iki rivayet hadis literatürünce merfu olup en sağlam bir tarik olarak senedin belli bir noktasından itibaren sahabenin çocuğu-torunu-torununun çocuğu şeklinde devam eder. Ki sahih bir senede sahip olarak Buhari tarafından nakliyle de te’yid edilir.

Bu iki rivayetin tam anlaşılabilmesi için Busrâ şehrinin geçmişi ve o yolculuk esnasındaki Hıristiyan dünya açısından konumu ve önemi anahtar rol oynayacaktır. Busrâ şehri hakkında detaylı bilgiyi Marmara İlahiyat’taki Hulefa-yı Raşidîn Dönemi dersi hocam, Prof. Dr. Mustafa FAYDA, Diyanet İslam Ansiklopedisinde şöyle anlatır:

Busrâ (Bozrah), Suriye’nin güneyinde Yermük nehrinin kaynağına yakın bir yerde Cebel-i Dürüz’ün (Cebel-i Arab) batı yamacında, denizden 850 m. yükseklikte verimli bir ovada kurulmuştur. Bugünkü Ürdün-Suriye sınırının 30 km. kadar kuzeyinde, bağlı bulunduğu Der‘â’nın (eski adı Ezriât) 41 km. güneydoğusunda ve Şam’ın 141 km. güneyinde yer alır.

Çeşitli kaynak, kitâbe ve paralarda adı Busrâ, Bostra, Bossora ve Bosora olarak geçmekte, Osmanlı Devleti zamanında ise Irak’ta aynı ismi taşıyan diğer bir yerleşim merkeziyle karıştırılmaması için Eski Şam veya Eski Şam Busrâ adıyla anıldığı görülmektedir. Şehrin ismine ilk defa III. Tutmosis’in (m.ö. 1504-1450) şehirler listesinde ve el-Amarna arşivinde (m.ö. XIV. yüzyıl) Buzruna şeklinde rastlanır. Bu isim, milâttan önce 175-135 yılları arasındaki olayları anlatan ve milâttan önce 100 yıllarında yazılmış olduğu kabul edilen I. Makkabîler kitabında da görülmektedir (5/26, 28)

Bütün bölgeye hâkim olan coğrafî konumu dolayısıyla büyük bir stratejik öneme sahip olan şehir, Romalılar’ın önünde tutunamayan Nabatîler’in başşehirleri Petra’yı terketmeleri üzerine bu devletin merkezi oldu ve Roma hâkimiyetinden sonra da burada Nabatî dili konuşulmaya devam etti. Roma İmparatoru Trajanus’un emriyle Suriye Valisi Cornelius Palma tarafından 106 yılında Nabatîler’den alınarak Arabistan eyaletinin merkezi ve üçüncü Kyrene (Cyrenaica) lejyonunun karargâhı haline getirildi; ayrıca bazı eserlerin ilâvesiyle yeniden imar edilen şehre Nova Trajana Bostra adı verildi.

İmparator Marcus Aurelius zamanında (161-180) surları bedevîlere karşı tahkim edildi ve idarî yapısı ile halkına uygulanan vergi usullerinde ciddi değişiklikler yapılarak önemli bir ticaret merkezi olması sağlandı.

O dönemde Busrâ panayırı Eyle-Petra yoluyla Kızıldeniz’den ve San‘a-Necran-Tâif-Mekke-Medine-Hicr-Tebük-Petra (veya Amman) yoluyla da Hint, Çin ve Yemen’den gelen malların satıldığı önemli bir pazar olmuştu ve Urfa, Antakya, Akdeniz sahilleri, Hîre ve Basra körfezine giden kervanlar buradan geçiyordu. Severus Alexander (222-235) şehrin statüsünü “colonia” seviyesine çıkarttı; daha sonra ise Busrâ’da doğan ve bu sebeple lakabı “Arap” olan Marcus Julius Philippus (244-249) şehre “metropolis” unvanını verdi ve burada adına para bastırdı.

Büyük Konstantinos zamanında (306-337) önce piskoposluk merkezi haline getirilen şehir daha sonra Antakya patrikliğine bağlanarak Arabistan başpiskoposluğunun merkezi yapıldı ve bölgede Hıristiyanlığın yayılmasında önemli bir rol oynadı.

Kuruluşundan beri bazı Yahudi topluluklarının da yaşadığı Arap şehri Busrâ’ya, Yemen’deki setlerin yıkılmasından sonra zaman zaman başka Arap kabileleri de gelip yerleşmişlerdir. Busrâ Gassânîler’in de merkezi olmuş, Gassânî emîrleri ve Bizans döneminde tayin edilen Arap asıllı valiler şehrin ünlü panayırından Bizans adına vergi toplamışlardır.

Câhiliye devrinde Busrâ, Kur’ân-ı Kerîm’de temas edildiği gibi (bk. Kureyş 106/1-4), kışın güneye, yazın kuzeye giden Kureyş kervanlarının çok sık ziyaret ettikleri Gazze , Eyle ve Ezriât gibi kuzey şehirlerinden biri idi. Bundan dolayı Kureyşli tâcirler burayı çok yakından tanırlardı. Nitekim bu devirdeki Arap şiirlerinde Dımaşk’tan çok Busrâ’nın zikredildiği görülmektedir.

Hz. Muhammed bi‘setten önce iki defa Busrâ’ya gitmiştir. 9 veya 12 yaşında iken amcası Ebû Tâlib ile gittiği ilk seyahat sırasında, Busrâ’da bir manastırda yaşayan rahip Bahîrâ onu görmüş ve kendisinin peygamber olacağını söylemiştir. İkinci seyahatini ise 25 yaşında Hz. Hatice’nin kervanını yönetirken yapmıştır. Bu seyahati sırasında konakladığı yeri farkeden rahip Nestûrâ kendisi hakkında, “Bu ağacın altına peygamberden başkası inmedi” demiştir (İbn Sa‘d, I, 130).

Bizans ve Sâsânî imparatorlukları arasındaki büyük savaş (613 veya 614) Ezriât ile Busrâ’da vuku bulmuş ve Busrâ bu savaşta tahrip edilmişti. Savaşın neticesi Mekke’deki müslümanlarla müşrikler arasında da tartışılmış ve Rûm sûresinin ilk âyetleri bu sırada nâzil olmuştur. Bu sûrenin 3. âyetindeki “... en yakın bir yerde...” ibaresinin Busrâ ve Ezriât’a işaret ettiği rivayet edilmektedir (Taberî, Câmiʿu’l-beyân, XXI, 13; a.mlf., Târîḫ, I, 1007).

Roma-Bizans döneminden kalma surlar, müslümanlar tarafından kaleye çevrilen tiyatro, hipodrom, halkın bâbü’l-kandil dediği iki zafer takı, üç hamam, bir saray, bir katedral, üç kilise, rahip Bahîrâ’ya izâfe edilen bir bazilika, büyük bir çarşı ve içinde deniz savaşı oyunlarının tertip edildiği çok büyük bir havuz başta olmak üzere birçok tarihî yapı ve yapı kalıntısına sahip bulunan Busrâ İslâm eserleri bakımından da çok zengindir.

Busrâ şehrinin Arabistan başpiskoposluğunun merkezi olması Hz. Peygamber’e (ASM) ait ikonların varlığının sebebini açıklar. Hz. Ebu Bekr’in ikonunun dahi olması gösterir ki Hıristiyan dünya değil sadece Hz. Muhammed’i (ASM), Onun dinini, dininin getirdiği adalet ve hak nurunu, bu adalet ve hak nurunu Hıristiyan dünyaya ulaştıracak râşid halifelere dahi muntazır idi.

Doğu Dünyasında Hz. Peygamber, Peygamber Resimleri ve

Konfüçyanist Çin Hükümdarı’nın Şâhitliği

Ebu Zeyd el-Hasan bin Yezid es-Sirâfî “Ahbar-ı Sîn ve’l-Hind Zeyli (Miladi 900 yılları)” kitabında şöyle bir seyahati birinci elden anlatır:

Basra’da Hebbar bin el-Esved soyundan İbn-i Vehb diye tanınan Kureyşli bir adam vardı. Basra 857 yılında tahrip edilince Siraf’a gitti. Orada Çin’e gitmek isteyen bir gemi vardı. Ücretle bu gemiye binip Çin’e hareket etti. Sonra Çin’in büyük hükümdarının yanına gitmek istedi. (870 yılında) Kanton’dan iki ay kadar uzaklıktaki Humdan şehrine gitti. Bir müddet hükümdarın sarayının kapısında kaldı. Ona dilekçe gönderiyor, Arapların peygamberinin soyundan geldiğini söylüyordu. Bir zaman sonra hükümdar onun bir evde misafir edilmesini, ihtiyaçlarının temin edilmesini istedi. Hanfu (Kanton) vâlisine bir mektup yazıp onun nesebini araştırmasını, Arapların peygamberinin akrabasından olup olmadığını tüccarlara sormasını istedi. Kanton sahibi onun iddiasının doğru olduğunu Çin hükümdarına yazdı. Hükümdar onu huzuruna kabul etti, bol mal verdi. İbn-i Vehb bu mallarla Irak’a döndü. Yaşlı ve kavrayışlı biriydi.

İbn-i Vehb’in söylediğine göre, Çin hükümdarının yanına varınca hükümdar ona Araplara ve onların Acemlerin devletlerini nasıl kaldırdığına dair soru sormuş, o da:

-“Allah’ın yardımı, Acemlerin ateşe tapmaları, güneşe, aya secde etmeleri sebebiyle” demiş. Hükümdar:

-“Araplar en büyük, en geniş, en zengin, adamları en akıllı, en ünlü bir ülkeyi ele geçirdiler” demiş. Sonra hükümdar ona:

-“Diğer hükümdarların sizin nezdinizde durumları nedir?” deyince İbn-i Vehb:

-“Biz onlar hakkında bilgiye sahip değiliz” demiş. Bunun üzerine hükümdar şöyle demiş:

-“Bize göre önemli hükümdarlar 5’tir. İçlerinde en büyük devleti olan Irak’a hâkim olandır. Zira Irak (Bâbil) dünyanın kalbidir. Diğer hükümdarlar onun etrafındadır. Biz ona ‘Hükümdarlar Hükümdârı’ deriz. Sonra bizim hükümdarımız gelir. Bize göre o bütün insanların hükümdarıdır. Ondan daha siyasi, ülkesini iyi idare eden, halkı kendisine daha çok itaat eden yoktur. Biz insanların hükümdarıyız. Bizden sonra yırtıcıların yani Türklerin hükümdarı gelir. Sonra filler hükümdarı olan Hind hükümdarı gelir. O, hikmet sahibidir. Zira hikmet (ilim, din) oradan çıkmıştır. Sonra Rum hükümdarı gelir. O, mükemmel adamların hükümdarıdır. Yeryüzünde onun adamlarından daha mükemmel, güzel yüzlü adamlar yoktur. İşte ileri gelen hükümdarlar bunlardır. Diğerleri sonra gelir.”

İbn-i Vehb sözüne şöyle devam etti:

Sonra Çin hükümdarı tercüman dönerek, ona söyle:

-“Efendini yani Hz. Peygamber’i (ASM) görsen tanır mısın?” dedi. Ben:

-“Onu nasıl görebilirim? O şimdi Allah’ın katında” dedim. Hükümdar:

-“Ben kendisini değil, resmini kastediyorum” dedi. Sonra:

-“Evet” dedi, bir sepet istedi. Sepet önüne konunca ondan bir rule çıkarıldı. Tercümana:

-“Ona Efendisini göster” dedi. Bu rulede peygamberlerin resimlerini gördüm. Salât ve selam getirmek için dudaklarımı oynattım. Hükümdar onları tanıdığımı bilmiyordu. Tercümana:

-“Niçin dudağını oynattı?” ona sor dedi. Ben:

-“Peygamberlere salât, selam getiriyorum” dedim. Bunun üzerine:

-“Onları nereden tanıyorsun?” dedi. Ben:

-“Onlar hakkında anlatılanlardan. İşte Nuh, Allah suya emredip yeryüzünü su kaplayınca gemide yanında bulunanlarla kurtuluyor, selamete eriyor” dedim. Güldü ve:

-“ Nuh’un adını doğru söylüyorsun. Yeryüzünün sulara garkolmasına gelince bunu bilmiyoruz. Tufan yeryüzünün bir kısmını kapladı. Bize ve Hind ülkesine ulaşmadı” dedi.

İbn-i Vehb şöyle devam eder:

-“Ona cevap vermek, delil getirmek istedim. ‘İşte Mûsâ ve asası, Beni İsrail’ ” dedim. Hükümdar:

-“Evet, ülkesinin küçük olması, kavminin ona fesat çıkarmasına rağmen” dedi. Sonra:

-“İşte İsa, eşek üzerinde, etrafında havarileri” dedim. Hükümdar:

-“Az müddet peygamberlik yaptı. Müddeti 30 aydan biraz fazladır” dedi. Diğer peygamberler hakkında bahsettiklerimizle yetindi.

İbn-i Vehb, her bir peygamberin resminin üzerinde uzun uzadıya yazılar gördüğünü, bu yazılarda her birinin adının, ülkesinin, peygamberlik sebebinin anlatıldığını tahmin ettiğini söyler. Sonra devamla:

-“Hz. Peygamber bir deve üzerine binmişti. Etrafında develere binmiş ashabı vardı. Ayaklarında Arap nalını, bellerinde misvakları vardı. Ağladım.” Bunun üzerine hükümdar tercümana:

-“Ağlamasının sebebini sor” dedi. Ben:

-“Bu, Peygamber Efendimiz, amcamızın oğlu” dedim. Hükümdar:

-“Doğru söyledin. O ve kavmi en geniş ülkeye sahip oldu. Ancak bu geniş ülkeyi o göremedi. Ondan sonrakiler gördü” dedi. O rulede çok sayıda peygamberin resmini gördüm. Bazıları başparmağıyla şehadet parmağını yan yana getirmiş eliyle işaret ediyordu. Sanki hakkı gösteriyordu. Kimisi ayaktaydı, parmaklarıyla semaya doğru işaret ediyorlardı. Ve saire. Tercüman, onların kendi peygamberleri, Hindlilerin peygamberleri olduklarını söyledi.

Çin hükümdarı sonra halifeler, onların kıyafetleri, dinler ve dinlerin büyükleri hakkında benim bildiğim kadar sorular sordu:

-“Size göre dünyanın ömrü ne kadar yıldır?” dedi. Ben:

-“Bu konu ihtilaflıdır. Kimi 6.000 sene, kimi daha az olduğunu söyler. Bazıları ise biraz daha fazla olduğunu iddia eder” dedim. Hükümdar çok güldü. Ayakta duran veziri de bu cevabımı pek beğenmemişti:

-“Peygamberinizin öyle söylediğini zannetmiyorum, yanıldın” dedi. Ben:

-“Evet, böyle söyledi” dedim. Tavrından cevabımı beğenmediğini anladım.

Sonra hükümdar tercümana:

-“ Ona sözünü iyi seç. Zira hükümdarlar düşünmeden konuşmazlar. Senin söylediklerinde siz dahi ihtilaf ediyorsunuz. Siz peygamberinizin sözünde ihtilafa düşüyorsunuz. Halbuki, peygamberlerin sözlerinde ihtilafa düşülmez. Sözleri kabul edilir. Bu ve buna benzer şeyleri anlatırken şüpheden kaçın” dedi.

Peygamberlerin resimlerinin Batı dünyasında Roma İmparatoru Heraklius’ta olması, Doğu Dünyası’nda Çin İmparatoru’nda olması gösterir ki, Doğu ve Batı milletleri Hz. Peygamber’i resmine kadar tanımakta, yaptığı ve yapacağı şeyleri bilmektedir. Peygamberlerinin haber verdiği ve resmettiği üzere…

Hıristiyan dünyanın ikonize ederek ibadethanelerine ve evlerine kadar yerleştirdikleri “Beklenen Peygamber” algısının, Çin tarihi ve toplumu ve ibadethanelerinde izlerinin varlığı tam bir araştırma ve inceleme konusudur.

Hind Dünyası’nda Hz. Peygamber ve Buda’nın Bu Konudaki İhbârı

Budizmi bütün benliğiyle benimseyip iyi derecede anlayan yazar Paul CARUS’un net olarak bildirdiği üzere Budizm, monoteist (Tek-tanrılı) bir dindir. Buda ise bu dinin muallimi ve üstadıdır. Budizm’in temel prensiplerinden biri de Metteya isimli “Gelecek Buda” yı beklemek ve onun elinde kemale yükselmektir.

Buda, vefat edeceğini talebelerine duyurur ve ölüm döşeğinde Metteya konusuna dair beyanlarda bulunur. Bu safhadaki konuşmaları en yakın talebesi Ananda merkezli olarak şu şekilde cereyan eder:

5-Kutlu Olan (Buda) kardeşleri çağırıp sordu: “Ey kardeşler! Nerede Ananda?”

6-Ve kardeşlerden biri gidip Ananda’yı çağırdı. Ve Ananda gelip Kutlu Olan’a şöyle dedi: “Hikmetin yokluğundan derin karanlık hüküm sürüyordu; duyu sahibi yaratıkların âlemi ışık yokluğundan el yordamıyla yürüyordu, derken Tathagata hikmet fenerini yaktı, şimdiyse daha onu dışarı çıkarmadan gene sönecek.

7-Ve saygıdeğer Ananda yanına otururken Kutlu Olan ona şöyle dedi:

8-“Yeter Ananda! Üzülme, ağlama! Sizlere daha önceleri de muhtelif vesilelerle söylemedim mi, bize en yakın ve en değerli bütün şeylerden ayrılmamız ve onları terk etmemiz, onların kendi bünyeleri gereğidir?

9-Ahmak insan ‘benlik’ fikrini anlar, akıllı insan ise ‘benlik’ fikrinin üzerine inşa edeceği hiçbir zemin olmadığını görür ve böylece dünya hakkında doğru bir fikre sahip olur ve şu sonuca varır ki; dertle biriktirilen bütün bileşikler tekrar dağılacak fakat gerçek kalacaktır.

10-Ne diye bu etten bedeni muhafaza edeyim. Mademki Mükemmel Yasa’nın bedeni yaşamını sürdürecek! Kararımı verdim; amacımı gerçekleştirdikten ve bana verilen işi yaptıktan sonra, dinlenmek istiyorum.

11-Ananda uzun zamandan beri hiç değişmeyen ve ölçülemeyen bir sevginin düşünce ve fiilleriyle bana çok yakınlık gösterdin. İyi ettin Ananda! Gayretinde samimi ol ve sen de yakında büyük kötülüklerden, şehvetten, bencilikten, hileden ve cehaletten kurtulacaksın!

12-Ve Ananda gözyaşlarını silerek Kutlu Olan’a dedi ki: “Sen gidince bize kim öğretecek?”

13-Ve Kutlu Olan şöyle cevapladı: Ben dünyaya gelmiş olan ilk Buda değilim, sonuncu da olmayacağım. Zamanın gelince başka bir Buda, bir Kutlu Olan, bir yüce Aydınlanmış Olan, davranışında hikmet dolu, hayırlı, evreni tanıyan, insanların mukayese kabul etmez bir öncüsü, meleklerin ve fânilerin bir üstadı dünyaya gelecek. Sizlere, benim öğrettiğim aynı sonsuz gerçekleri açıklayacak. Ruhen ve şeklen kökeninde şerefli, zirvesinde şerefli, amacında şerefli dinini vaz’ edecek. Benim şimdi açıkladığım gibi tamamen mükemmel ve saf bir dindar hayat açıklayacak!

14-Ananda sordu: “Onu nasıl tanıyacağız?”

15-Kutlu Olan şöyle dedi: “Şefkat Olan” anlamına gelen “Metteyya” diye bilinecek.

Buda’nın gerçek ismi Siddhartha Gotama’dır. İsmi zannedilen Sakyamûni, Sakya’lı Bilge anlamında lakabıdır. Buda kelimesi ise, Bodisattawa kelimesinin kısaltılmış halidir. Ki manası özü (sattwa) aydınlanmaya (nûra) dönüşen kimse demektir. Bu manada, Buda lafzı, kendisi Hakikat ve Hakk nuruna ererek insanları Allah’a götüren kişi, peygamber olarak da algılanabilir. Buda’nın metinde vurguladığı Kutlu Olan, Aydınlanmış Olan ifadeleri vahiy sürecini açar. Nefs-i emmaresini tezkiye edip onu hayra ayna kılan kişi Kutlu Olan’dır. Hakk nuruna erişir. Risalet feyizleri alır. Enâniyetini (benlik) tenzih edip temizleyen ve birre ayna kılan kişi Aydınlanmış Olan’dır. Hakikat nuruna erişir. Nübüvvet feyizleri alır. Bu açıdan bakıldığında Siddhartha Gotama, kendinin ne ilk ne de son peygamber olduğunu ve kendisinden sonra Metteyya (Şefkat Olan) diye bir peygamberin geleceğini haber veriyor.

Tarif ettiği sıfatları ve din özelliklerini taşıyan, Metteyya ünvanını bihakkın üzerinde bulunduran ve dini, Budizm’in yayılma sahası olan Hindistan ve civarına, peygamberliğinin başlangıcından sonra 60-70 yıl için ciddi derecede yayılan tek peygamber Hz. Muhammed’dir (ASM). Kur’anda vurgulandığı üzere Cenab-ı Hakk, kendi Raûf (Çok Acıyan) ve Rahîm (Sonsuz Şefkat Eden) isimlerini ona verir, Onda tam manasıyla göründüğünü ifade eder. Hz. Muhammed, Rahman-ı Rahîm olan Allah’ın (CC) “Rahmeten li’l-Âlemîn” (Âlemlere ve Her Biri Bir Âlem olan İnsanlara Merhamet) olarak gönderdiği nebisi ve elçisidir.

Hind dünyasında Brahmanizm ve Budizm, Çin dünyasında Konfüçyanizm ve Taoizm, Orta Doğu dinlerinden mana ve içerik olarak Musevilik ve İseviliğin izdüşümü mahiyetindedirler. Hinduizm ise, Brahmanizm ve Budizm’in mezcedilmesi ile zuhur eden senkretik bir dindir. Hinduizm’de 10 Avatar kültü bulunmakta ve Hindular, Buda’yı 9. Avatar kabul etmektedirler. Sanskritçede Avatar, peygamber demektir. Bu manada Buda’dan önce 8 peygamberin Hindistana geldiği ve Buda’dan sonra beklenen bir peygamber olduğu Hinduizm’in temel unsurlarından biridir.

Bu manada bakılınca saf Budist kültürde, Hz. Peygamber (ASM) bir buda olarak, “Metteya” ismiyle; Hindu kültüründe ise “10. Avatar” olarak beklenmektedir. Kendisine ait, resimsel veya ikonik bir “Beklenen Buda” ve “10. Avatar” imajinasyonu var olup olmadığı bilinmemekte fakat yazılı bilgi olarak kendisine dair bilgilerin varlığı kesin olarak bilinmektedir. Büyük Buda heykeli gibi Buda merkezli heykel ve resimler, Budist ve Hindu sanatında kendine yer bulmasına rağmen…

Mecûsi Literatür ve Avesta’da Hz. Peygamber’e (ASM) İşâretler

Ortadoğu dinlerinden birisi ve tarihi kökeni eski olan bir din Mecûsîliktir. Hz. Peygamber’in Hecer Mecûsilerinden cizye alması da gösterir ki, Mecûsiler, Ehl-i Kitap semavi bir dindirler. Çünkü Tevbe suresi, 29. Âyete göre cizye, yalnızca Ehl-i Kitap’tan alınan bir vergidir.

Mecûsiliğin kutsal kitabı Avesta’dır. “Yasna” adı verilen surelerden oluşur. Yasnalar ise “Hâ” denilen âyetlerden meydana gelir. 29 yasna orijinal haliyle günümüze ulaşmış, diğer sureler savaşlar ve göçler esnasında kaybolmuştur. Büyük İskender’in kasden Avseta metinlerini yaktığı Mecûsi terminolojide ifade edilir. Bütün bunlara rağmen Mecûsi kutsal metinlerinde Hz. Peygamber’e (ASM) özellikleriyle beraber işaret eden kısımlar bulunmaktadır.

45. Yasna’da uzunca şöyle anlatılır:

1. Hâ: (Taraftarlara): Evet, açıklıkla konuşacağım. Siz uzaktan bilgiyi araştıranlar, siz yakından bilgiyi araştıranlar, kulak verin şimdi. Dinleyin hepiniz bu emirleri. Çünkü onları açıktırlar, unutma!...

6. Hâ: Şimdi ben, her şeyden Büyük Olan’dan bahsedeceğim, övgüler ona ey Hakikat! O ki, canlılar için Erdemli Ruh’u vasıtasıyla fayda sağlar. Mazda Ahura dinlemelidir, ki onun ihtişamlı parlaklığında (huzurunda) İyi Düşünce ile görüşmüştüm. O bana kendisine ait en iyi niyetlerini bildirmelidir.”

7. Hâ: Çünkü şu yaşayanlar, şu yaşamış olanlar ve yaşayacak olanlar Ondan, yani özen gösteren Biri vasıtasıyla gelecek olan kurtuluşun peşinden koşacaklardır. Onunla şu mü’minlerin ruhları ölümsüzlük (ebediyet) kazanarak kudretli olacaklardır. Şu kederler ise Yalan’a sapmış olanı devamlı bir tarzda kuşatacaktır. Bu şeyleri dahi, Mazda Ahura kendi Hâkimiyeti sebebiyle yarattı.

8. Hâ: Ben ibadetsel övgülerle Onu bizden yana çevirmeye çalışacağım. Çünkü, Bilinçli bir şekilde Hakikat vasıtasıyla aldığım vahiysel bir görüntü ile Mazda Ahura’yı gördüm. Onun köklerini İyi Ruh’tan alan sözlerin ve eylemlerin Efendisi olduğunu öğrendim. Evet, bırak Onun ihtişamını Şarkılar Evine (Cennet’e) koyalım.

9. Hâ: Ben, Onu İyi Düşüncem ile memnun etmeye çalışacağım. O ki bizi erdemli olan ve erdemli olmayan arasında seçim yapmak için serbest bıraktı. İyi Düşünce’nin, Hakikat ile iyi ilişkisi sonucunda sürülerimizin ve insanlarımızın gelişmesi için, Efendimiz –ki O kendi hâkimiyetinde bilgedir– bizi etkililik (fiiliyat) içine soksun, bize etkililik ruhu versin.

10. Hâ: Ben Onu, Dindarlık dualarımla ululamaya çalışacağım. Onu ululayacağım yani bir Efendi’yi ki, Kendi Ruhu’nda Bilge olarak ünlenmiştir. Bunun için O, Kendi Öz Hakikati ve İyi Düşünce’si vasıtasıyla, Tamlık ve Ölümsüzlük’ün Kendi Hakimiyeti altında ve Hakikat’ten dayanıklılık ve ebediliğin Onun evine ait olacağı vaadini almıştı.

11. Hâ: (Ahura Mazda’ya): O insan ki, böylesi Hakikatli bir yoldadır. Daevalar’a ve böyle bir kişi (Zarathuştra’ya) karşı çıkmaya devam eden ölümlülere –ki bunlar bu kişiye inananların dışındaki insanlardır– karşı koymuştu. Böyle biri, kendisinin erdemli kavrayışından dolayı (Seninkiler’e) bir müttefik, bir kardeş ya da bir babadır ey Mazda. O, Ev’in Efendisi, bizi kurtaracak olan Soaşyant’tır.

Âyetlere dikkat edilirse Soaşyant isimli gelecek olan Peygamber’den haber veriliyor. Ve onun ana özelliği “Ev’in Efendisi” olarak gösteriliyor. Bu ev, sıradan bir ev olamaz. Çünkü tanınmayan bir şey veya kişi eğer tanıtılacaksa, tanınan bir şey ve kişi ile ilişkilendirilerek anlatılır. Eğer tanıtılacak kişi, çok önemliyse bu durumda çok bilinen bir nesne veya kişi ile bağlantılandırılarak anlatılması dil mantığı açısından zaruridir. Bu manada Allah’ın Evi olarak bilinen, Orta Doğu dinleri açısından da meşhur olan yer Kâbe-i Mükerreme’dir. Sıradan bir insan evi değildir. Bu açıdan Zarathuştra’nın (Zerdüşt) “Ev’in Efendisi” olarak tanıttığı Soaşyant, “Kâ’benin Efendisi” olan Hz. Muhammed’dir (ASM). Dinler tarihinin ve dünya tarihinin net gösterdiği üzere…

Avesta Hz. Peygamber’i (SAV) Soaşyant adıyla “özen gösteren biri”, “imanlılara kardeş ve bir baba”, “Erdemli Ruh sahibi”, “Yaratılanlar içinde en Büyük Olan”, “Tamlık ve Ölümsüzlüğe Mazhar” gibi sıfatlarla tanıtıyor. Ki bu tabirlerin hemen hepsi doğrudan veya dolaylı Kur’anda Hz. Peygamber’e (ASM) ait olarak gösterilen sıfatlardır. Mesela “imanlılara bir baba”, Ahzab suresi 6. Ayette söz konusu edilir.

Avesta’yı filolojik ve tarihi kaynaklarla inceleyen ve irfan boyutuyla da ele alan M. Siraç BİLGİN 11. Hâ hakkında şu değerlendirmede bulunur:

“Bu Hâ’da, kıyamete yakın bir zamana gelecek Soaşyant denilen peygamber tarif edilmektektedir. Bu Zarathuşracı (Mecûsî) düşüncenin en önemli kavramlarından biridir.”

31. Yasna ise Soaşyant’ın ahlakî boyutunu anlatan çarpıcı ifadeler içerir:

14. Hâ: Sana ey Yaratıcı Efendim, şu gerçekten gelmiş olan ve gerçekten gelecek olan şeyler hakkındadır sorum: Yani Hesap günü geldiğinde, Ey Mazda, kayıtlarda hangi ödül veya cezalar şu imanlılara ve şu Yalan’a kapılmışlara biçilmiştir? Bu ödül veya cezalar hesap gününde nasıl ortaya çıkacaktır?

15. Hâ: Ben keza, kötü eylemleri olan bir Yalancı’nın hâkimiyetini yükseltecek olan birine hangi cezalar uygun görüldüğünü soruyorum, Sana ey Efendim! Sığırlara ve insanların uyandırılmış birer çiftçi olan kesimine zarar görecekleri hayattan daha iyi bir şeyi onlara vermeyecek olan öyle birine…

16. Hâ: Ben keza, evin, bölgenin ve ülkenin yönetimini Hakikat ile ilerletmeye pek istekli olan ve –ey Ahura Mazda, sana benzeyen– şu birinin nasıl olacağını, ne zaman ve hangi eylemlerle ortaya çıkacağını soruyorum.

Bu âyet de Tevbe suresinde bizzat Cenab-ı Hakk’ın kendi isimleri olan “Raûf ve Rahîm” isimleriyle Hz. Peygamber’i (ASM) nitelendirmesiyle birebir örtüşmektedir. Muhammed Aleyhissalatu vesselam, mu’cize ahlakıyla, İlâhî Ahlak olan Esma-yı Hüsna ve Sıfat-ı İlahiyenin tecellilerine parlak bir ayna olmuştur. Vahyin başlangıcında inen Kalem suresi, Hz. Peygamber’in hakikatli, muazzam ahlakını ve ilme tabi hayatını; ona tabi olmayan kişilerin ahlaksızlıkta adım adım ilerleyen çirkin ve hırçın yapısını madde madde sayarak Avesta’daki ihbarın doğruluğuna bir delil olur.

Mecûsi literatür, İran sanatında özellikle kaya oymacılığı ve taş işçiliğinde kendine çok yer bulmuştur. Eshat AYATA, telif ettiği “ Zerdüşt Avesta Bölümler” isimli kitapta birçok kaya figürleri fotoğrafı ile Mecûsi sanatını belgeler. Mecûsi kültürde Soaşyant adıyla Hz. Peygamber’e dair bir beklenti olmakla beraber, Mecûsi sanatında Soaşyant kültü ile ilgili figür, ikon, heykel var olup olmadığı şu an bilinmemekte, fakat akademik araştırmalar için ilgi çekici bir saha sunmaktadır.

Kim bilir Mecûsi bir rahibin (mûbed) oğlu olan Mâbih’i ailesinden kopartıp Medine’de Hz. Muhammed’in elinde Selman-ı Fârisi (RA) haline getiren ve Ehl-i Beyt-i Resul’den saydıran sır ondaki Soaşyant aşkı ve beklentisi idi.