Muhammed Mustafa SAV

Anasayfa e Kitap Hayatı Fotoğraflar Kitaplar Linkler Ses Nükteleri Şiirler Yazılar Ziyaretçi Salavat English

Yazarın Diğer Yazıları

Muhammed Mustafa SAV-Sanat Ve Dinler Tarihinde Hz. Peygamber (ASM)

Tevrat ve İncil’de Hz. Muhammed’e (asm) ve İslamiyete dair işâretler

Erdem AKÇA

ww.risalehaber.com - 29.01.2021

Kutsal kitap ve suhuflar, aynı kaynaktan geldiğinden ve Hz. Muhammed (ASM) son ve en mükemmel dini getirdiğinden, peygamberler arasında da en son ve en büyük O olduğundan din hakikati noktasında idealize makam Ona ve dinine aittir. Diğer dinler ve peygamberler Ona ve dinine altyapı oluşturmak için gelmişler diyebiliriz. Ahzab ve Şura surelerinin işâret ettiği üzere din müessesesi bir piramittir. Nübüvvet bu piramitin temel taşları, risalet üst taşları, ülü’l-azm risalet daha üst taşları ve Hz. Muhammed (ASM) ve İslamiyet ise, tepetaşıdır. Bu boyutla kâinat ve imtihan dünyası Kur’an ve İslamiyetin hakikatleri sergilensin diye kurulmuştur, denilebilir.

Yahudilik, Hz. Musa’ya verilen Tevrat, Hz. Davud’a verilen Zebur ve diğer peygamberlere gelen vahiylerin toplamı olarak Ahd-i Atik’i mukaddes kitap kabul ediyor. İncil’in kutsallığını reddediyor. Buna mukabil Hıristiyanlık Ahd-i Atik’i olduğu gibi kabul etmekle beraber Ahd-i Cedid adıyla 4 İncil ve eklerini de kutsal metin olarak kabul ediyor.

Ahd-i Atik ve Ahd-i Cedîd’in şu an elimizde bulunan tercümelerinde yapılacak bir incelemede doğrudan Hz. Muhammed’i (ASM) gösteren açık işaretler bulunuyor. Mesela:

Tevrat’ın Tekvin Kitabı, Bab 17’de şöyle deniliyor: “"Hazret-i İsmail'in validesi olan Hâcer, evlât sahibesi olacak. Ve onun evlâdından öyle birisi çıkacak ki, o veledin eli, umumun fevkinde olacak ve umumun eli huşû ve itaatle ona açılacak."

Dünya tarihi şâhit ki, Tevrat’ın bu ayeti geldikten veya Hz. İbrahim’e (AS) bu müjde verildikten sonra İsmailoğulları olan Arap milletinden çıkarak insanların birçoğunun huşu ve itaatle kendisine boyun eğdikleri din iktidarını kuran ve bu şekilde meşhur olan sadece ve sadece Hz. Muhammed’dir (ASM).

Tevrat’ın Tesniye Kitabı, Bab 18’de şöyle denilir: “(Ey Musa!) Benî İsrail'in kardeşleri olan Benî İsmail'den, senin gibi birini göndereceğim. Ben sözümü onun ağzına koyacağım; Benim vahyimle konuşacak. Onu kabul etmeyene azap vereceğim.”

Dinler tarihi ve dünya tarihi şahid ki, İsmailoğulları olan Araplar’dan Hz. Musa’dan (AS) sonra çıkan tek ve meşhur peygamber Hz. Muhammed’dir (ASM).

Tevrat’ın bu 2 âyetinin net bildirdiği üzere Hz. Peygamber’in (ASM) nesli bellidir. Bu açıdan son peygamberin Yahudilerden geleceğini iddia eden Yahudi din adamları Tevrat’a muhalif hareket etmektedirler. Fakat insaflı Yahudî âlimleri, Abdullah bin Selam gibi, Hz. Peygamber’i gördükleri ve tanıdıkları anda Tevrat’ta bahsedilen ve beklenen son peygamber olduğunu anlayıp hemen iman etmişlerdir.

Eş'ıya Peygamberin kitabında, Kırk İkinci Bâbında şu âyet vardır: "Hak Sübhânehu, âhirzamanda, kendinin ıstıfâ-gerde[1] ve bergüzidesi (seçkin) kulunu ba's edecek ve ona, Ruhu'l-Emin Hazret-i Cibril'i yollayıp din-i İlâhîsini ona talim ettirecek. Ve o dahi, Ruhu'l-Eminin talimi vechile nâsa talim eyleyecek ve beynennâs (insanlar arasında) hak ile hükmedecektir. O bir nurdur, halkı zulümattan çıkaracaktır. Rabbin bana kablelvuku (gerçekleşmesinden önce) bildirdiği şeyi ben de size bildiriyorum."[2]

İşte şu âyet, gayet sarih bir surette, Âhirzaman Peygamberi olan Muhammed aleyhissalâtü vesselâmın evsâfını beyan ediyor.

Mişail namıyla müsemmâ Mihail Peygamberin kitabının Dördüncü Bâbında şu âyet var: "Âhirzamanda bir ümmet-i merhume kaim olup, orada Hakka ibadet etmek üzere mübarek dağı ihtiyar ederler (seçerler). Ve her iklimden orada birçok halk toplanıp Rabb-i Vâhide ibadet ederler, Ona şirk etmezler."[3]

İşte şu âyet, zâhir bir surette, dünyanın en mübarek dağı olan Cebel-i Arafat ve orada her iklimden gelen hacıların tekbir ve ibadetlerini ve ümmet-i merhume namıyla şöhret-şiâr olan ümmet-i Muhammediyeyi tarif ediyor.[4]

Yahudilerin ve Hıristiyanların kendisinde ibadet ettikleri mübarek bir dağ bulunmamaktadır. Dinler tarihi biliminin gösterdiği üzere... Ki buradaki söz konusu ümmet asla Yahudiler hakkında geçerli olamaz. Çünkü Yahudilik, Yahudilerin de ifade ettikleri üzere her iklimden gelen farklı ırka mensub kişilerin oluşturduğu bir din değildir. Yahduiler, sadece Yahudi bir kadından doğan kişiyi Yahudi saymaktadırlar.

Hem Türkçe Yuhanna İncilinin On Dördüncü Bab ve otuzuncu âyeti şudur: "Artık sizinle çok söyleşmem. Zira bu Âlemin Reisi geliyor. Ve bende onun nesnesi asla yoktur." İşte, "Âlemin Reisi" tabiri, "Fahr-i Âlem" demektir. "Fahr-i Âlem" ünvanı ise, Muhammed-i Arabî aleyhi’s-salâtü vesselâmın en meşhur ünvanıdır.

Yine İncil-i Yuhanna, On Altıncı Bab ve yedinci âyeti şudur: "Amma ben size hakkı söylüyorum. Benim gittiğim, size faidelidir. Zira ben gitmeyince Tesellici size gelmez." İşte, bakınız: Reis-i Âlem ve insanlara hakikî teselli veren, Muhammed-i Arabî aleyhissalâtü vesselâmdan başka kimdir? Evet, Fahr-i Âlem odur ve fâni insanları idam-ı ebedîden (ebedî yokluktan) kurtarıp teselli veren odur.

Hem İncil-i Yuhanna, On Altıncı Bab, sekizinci âyeti: "O dahi geldikte, dünyayı günaha dair, salâha dair ve hükme dair ilzam edecektir." İşte, dünyanın fesadını salâha çeviren ve günahlardan ve şirkten kurtaran ve siyaset ve hâkimiyet-i dünyayı tebdil eden, Muhammed-i Arabî aleyhissalâtü vesselâmdan başka kim gelmiş?

Hem İncil-i Yuhanna, On Altıncı Bab, on birinci âyet: "Zira bu Âlemin Reisinin gelmesinin hükmü gelmiştir." İşte, "Âlemin Reisi" elbette Seyyidü'l-Beşer olan Ahmed-i Muhammed aleyhissalâtü vesselâmdır.

Hem İncil-i Yuhanna, On İkinci Bab ve on üçüncü âyet: "Amma o Hak Ruhu geldiği zaman, sizi bilcümle hakikate irşad edecektir. Zira kendisinden söylemiyor. Bilcümle, işittiğini söyleyerek gelecek nesnelerden size haber verecek."

İşte bu âyet sarihtir. Acaba umum insanları birden hakikate davet eden ve her haberini vahiyden veren ve Cebrail'den işittiğini söyleyen ve kıyamet ve âhiretten tafsilen haber veren, Muhammed-i Arabî aleyhissalâtü vesselâmdan başka kimdir? Ve kim olabilir?

İncil'in diğer bir âyeti: “Ben Rabbimden, hakkı bâtıldan fark eden bir Peygamberi istiyorum ki, ebede kadar beraberinizde bulunsun.”[5]

Kur’an 6.666 âyetinin 1/3’ünde Ahiretten ve ebedi hayattan delillerle bahsederek, insan ruhunun tam bir teselli kaynağı; Hz. Muhammed (ASM) de insanlığın Tesellici’si olmuştur. Dinler tarihi şahit ki, hiçbir kutsal kitap ve suhuf, Ahiret ve sonsuz hayattan bu kadar detaylıca bahsetmemiş ve insanlığın kıyamete kadarki sürecinde hakikatli bir teselli kaynağı olamamıştır.

Vahyin Mükemmelleşme Süreci

Tevrat’ın bir âyeti vahyin kendi içinde bir gelişme süreci olduğunu ve son vahyin en mükemmel vahiy, son peygamberin de en mükemmel peygamber olduğunu ifade eder. Çünkü peygamberler aldıkları vahyi yaşamakla mükelleftirler. Ta ki vahyin insanın ferdî ve sosyal hayatına getirdiği ölçülü, dengeli ve fıtratla barışık sistemi gözüksün. Bu manada en mükemmel vahyi, en mükemmel hayat olarak yaşayarak sergileyen de en büyüktür. Çünkü batılda mutaassıb ve âdetlerine kavi bir ibâdet gibi bağlı hırçın ve yalçın bir toplumda her sahada hakkı ve hakikati yaşamanın zorluğu izah edilmeye ihtiyaç duymayacak derecede açık bir meseledir.

Vahyin gelişme sürecini Tevrat'ın Tesniye Kitabı, Bab 33’teki şu âyet ifade eder: "Hak Teâlâ, Tûr-i Sina'dan ikbal edip bize Sâir'den tulû etti ve Fâran Dağlarında zâhir oldu."[6]

Bediüzzaman Said Nursi bu âyeti şöyle izah eder: “ İşte şu âyet, nasıl ki "Tûr-i Sina'da ikbal-i Hak" fıkrasıyla nübüvvet-i Mûseviyeyi ve Şam Dağlarından ibaret olan "Sâir'den tulû-u Hak" fıkrasıyla nübüvvet-i İseviyeyi ihbar eder. Öyle de, bi’l-ittifak Hicaz Dağlarından ibaret olan "Fâran Dağlarından zuhur-u Hak" fıkrasıyla, bizzarure risalet-i Ahmediyeyi (a.s.m.) haber veriyor.”

Vahyin gelişim sürecini Hakk’ın insanlık dünyasında taayyün süreci olarak gösteren bu âyet Cenab-ı Hakk’ın gönderdiği dinin, bu din ile Hakk’ın tecellilerinin insanlık dünyasındaki gelişme kademelerini bir temsil eşliğinde anlatır: “ Hak, bir şuur güneşidir.”

Hak Güneşi, Tur-u Sinâ’da, Hz. Musa’ya (AS) teveccüh etti. (Fecir zamanı)

Hak Güneşi, Sâir dağları denilen Suriye dağlarında Hz. İsa’ya (AS) “tulû etti” (doğdu).

Hak Güneşi, Faran dağları denilen Hicaz dağlarında Hz. Muhammed’e (ASM) “zuhur etti.” Hakk Güneşi’nin tam zuhuru ve öğle vakti belirginliği, Hz. Muhammed ve Kur’an ile oldu. Çünkü Faran dağları, Hicaz dağları demektir. Ahd-i Atîk’e göre Hz. İsmâil annesi Hâcer ile birlikte Paran (Faran) çölünde yaşamıştır. (Tekvîn, 21/21)

Kur’an-ı Hakîm ise dinin 3 kademesi olan iman-islam-ihsan sistematiğini topluca insanlık dünyasına getiren peygamberleri “ülü’l-azm resuller” olarak isimlendirmekle vahyin mükemmelleşme yolculuğunu anlatır. Onları şu âyetle isim isim sayar:

Şûrâ Suresi 13: “Allah Nuh'a buyurduğu şeyleri size de din olarak buyurmuştur. Sana vahyettik; İbrahim'e, Musa'ya ve İsa'ya da buyurduk ki: "Dine bağlı kalın, onda ayrılığa düşmeyin." Ortak koşanları çağırdığın şey onların gözünde büyümektedir. Allah dilediğini kendine seçer, kendisine yöneleni de doğru yola eriştirir.”

Ülü’l-azm resuller, 5 kişidir. İlki Hz. Nuh (AS), tarihi süreç olarak ikincisi Hz. İbrahim, sonrasında Hz. Musa ve Hz. İsa’dır. Sonuncuları ise Hz. Muhammed’dir (Aleyhimüsselam).

Ülü’l-azm resuller arasında da bir hiyerarşi olduğunu ve zirve şahsiyetin Hz. Muhammed (ASM) olduğunu Kur’an bir âyetiyle şöyle bildirir:

Ahzab suresi 7: “ Ve unutma o nebilerden mîsaklarını aldığımız vakti: hele senden ve Nûh ve İbrahim ve Musâ ve İsâ ibni Meryem’den ki onlardan ağır bir mîsak aldık.”

Peygamberler, Hakka ve Hakikate dayalı bir hayatın insanlık dünyasında tahakkuku noktasında Allah ile bir ahidleşmede bulunuyorlardı. Bu ahde âyet “misak” adını veriyor. Nebiler, tevhid ve iman esaslarına hizmet etmekle mükellef olduklarından en hafif ahid onların idi. Resuller, iman esaslarıyla birlikte takva ve salih amel şeklinde teslimiyet ve islamî esaslara da hizmet etmekle mükelleftiler. Ülü’l-azm resuller ise itikad-amel-ahlak şeklinde dinin 3 cephesini ifade eden iman-islam-ihsan hizmetinin tamamını yapmakla mükellef olduklarından onların ahdi en ağır ve çetin bir ahiddi. Bu açıdan âyet “Senden ve Nuh ve İbrahim ve Musa ve İsa’dan misak-ı galiz (kaba ve ağır bir misak) aldık” diyor.

Âyetin Arapçasında “minke” (Sen’den) ve “min Nûhin ve İbrahime ve Musa ve İsa” (Nuh ve İbrahim ve Musa ve İsa’dan) diyerek ülü’l-azim resulleri Kur’an 2 kategoriye ayırıyor. Hz. Muhammed’i (ASM) peygamberlik ve din müessesesi denilen piramitin tepetaşı ve zirve seviyesi olarak gösteriyor.

Tevrat’ta hedef peygamber olarak gösterilen Hz. Peygamber’in (ASM) Yahudi kültüründe ve Hıristiyan literatüründe “Beklenen Şahıs” olarak ismi gündemdi. Özellikle Hıristiyan kültüründe... Çünkü O ve getirdiği din, materyalist Roma İmparatorluğunun yeryüzünü kendilerine zindan ettiği, Kapadokya gibi yerlerde görüldüğü üzere insanları yeraltına şehirler oymaya mecbur ettiği 300 yıllık bir süreçte Hıristiyanlığın tek teselli kaynağı idi. Bu açıdan eski peygamberlerin verdiği haberlere, Tevrat’taki müjdelere ve evliyalarının keşif ve kerametlerine dayanarak gelecek peygamberin Harem-i Şerif’te zuhur edeceğini ve özelliklerini biliyorlardı. Hatta kilise ve manastırlarında ikonlarını yapacak derecede Hıristiyan din adamları ve dindar halkı ona âşina idiler.

 

[1] Istıfa-gerde tabiri, Hz. Peygamber’in bir ismi olan “Mustafâ” ismine lafzen ve mana olarak birebir tetabuk etmektedir.

[2] Kitab-ı Mukaddes, Eş'ıya, Bab 42, âyet 1-4, 9.

[3] Kitab-ı Mukaddes, Mîhâ, Bab 4, âyet 1-2.

[4] Bediüzzaman Said Nursi, Mektubat, 19. Mektub, 16. İşâret, 1. Kısım.

[5] İncil, Yuhanna, Bâb 14, ayet 16.

[6] Tevrat, Tesniye, Bab 33, ayet 1.