“Kişi sevdiğiyle beraberdir” şeklinde bir deyim vardır. İnsanlar, hakikaten muhabbet duygusunu hangi yöne çevirseler, dünyaları adeta sevgi besledikleri o şeyle dolar. Uyurken, uyanıkken, yerken içerken insan her anında adeta o sevdiğiyle bütünleşir. Hatta öylesi mecazî, yani dünyaya ait sevgililer vardır ki, bazı insanlar böyle sevgililer uğruna kendi hayatlarını berbat etmişlerdir.
Dünyevî sevgililer için nice fedakarlıklar yapılmış ve yapılmaktadır. Kâh Ferhat olunmuş, dağlar delinmiş; kâh Mecnun olunmuş çöller aşılmıştır. Kimi zaman sevgili para-pul, kimi zaman şan-şöhret, kimi zaman da kişinin bizzat kendisi olmuştur.
Dünyevî sevgililere duyulan muhabbetin şimdiye kadar elde avuçta kalır bir kazancı olmadığı aşikardır. Hayat boyu kazandırdıklarının bin, belki milyon kat daha fazlasını alıp götürmüştür. Adeta zehirli bal gibidir. Sahibine kazandırdığı küçük bir lezzete karşılık ömür boyu elemler, belalar ve sıkıntılarla dolu bir hayat yaşatmıştır. Hatta daha da ötesi, üç günlük dünyevî sevgililer uğruna ebedi hayatını mahveden nice insanlar vardır.
Muhabbetin kaynağı nedir?
Güzellik mi? Sevgi beslenen şeyin kıymet ve değeri mi? İnsana kazandırdığı menfaat ve fayda mı?
Peki, ya muhabbetin sonucu nedir?
Bu sorulara mecazî, yani dünyevî sevgilileri dikkate alarak cevaplandırdığımızda, pek olumlu bir tabloyla karşılaşmayız. Buna bütün insanlık tarihi şahittir.
O halde muhabbet beslenen şeyde aranılan en önemli özellik ebediyet ve sonsuzluk değil midir? Bu özelliği taşımayan en güzel, en tatlı ve en değerli şeyler dahi gerçek manada muhabbet beslemeye layık mıdır? Elbette hayır.
O halde sevginin yöneltildiği, kalbin tâ derinliklerinden sevginin bütün renklerinin gösterildiği sevgili, ebediyet özelliği taşımalıdır.
Dünya hayatı ebediyetten uzaktır. O halde, dünyadaki sevgililerde ebedî değildir. Bu durumda insana düşen ebedî bir hayat için sevgili aramasıdır. Öyle bir sevgiliye bağlanmalı ki, ebedî hayatta da hemen yanı başımızda olsun. Ebedî hayatta da bizi yalnız bırakmasın. Bizi sonsuz bir sevgiyle sevsin. Bizim en küçük bir sıkıntımızdan dahi rahatsızlık duyup, üzerimize titresin. Bizi kucaklasın, elimizden tutup ebedî Cennet hayatına götürsün.
Öyle bir sevgili ki, kuraklıktan çatlamış toprak misali, ebediyet kapısında çaresiz, ümitsiz ve korkulu bir vaziyette bekleşen insanlara, yağmur gibi rahmet olup insin. Kuruyan gönüllerine, çoraklaşan kalplerine hayat versin, ebedî Cennet sümbülleri bitirsin.
İşte bizler, şu dünya çölünde böyle bir yağmuru aşkla, muhabbetle ve bir o kadar sabırsızlıkla beklemekteyiz. Tıpkı şair Nurullah Genç’in “Yağmur” kasidesinde dile getirdiği gibi.
“Yağmur; seni bekleyen bir taş da ben olsaydım
Çölde seni özleyen bir kuş da ben olsaydım
Dokunduğun küçük bir nakış da ben olsaydım
Sana sırılsıklam bir bakış da ben olsaydım
Uğrunda koparılan bir baş da ben olsaydım
Bahira’da süzülen bir yaş da ben olsaydım
Okşadığın bir parça kumaş da ben olsaydım
Senin için görülen bir düş de ben olsaydım
Yeryüzünde seni bir görmüş de ben olsaydım
Senin visâlinle bir gülmüş de ben olsaydım
Sana hicret eden bir Kureyş de ben olsaydım
Damar damar seninle, hep seninle olsaydım
Bâtılı yıkmak için kuşandığın kılıcın
Kabzasında bir dirhem gümüş de ben olsaydım.”
Böyle bir sevgiliyi sevebilmek, Ona muhabbet besleyebilmek de şereflerin en büyüğüdür. Elbette o sevgiye vesile olmak da öyle.
“Habibullah” yani Allah’ın sevgilisi olma makamına erişen bir yüce Zat’ı hakkıyla sevebilmek ise, önce Onu iyi tanımaktan geçer. Onun gibi yaşamak, onun gibi bir insan olmaktan geçer. Kısacası Onun kutlu yolunda, yani Sünnet-i Seniyye caddesinde yol almaktan geçer.
Cenab-ı Mevlâ’dan duamız odur ki, bu mütevazi çalışmamız, başta müellifi olmak üzere, insanlara bu caddenin yolunu göstermeye bir işaret taşı olsun. Bu manada bir tek kişiye dahi vesile olabilirsek, kendimizi şu dünya hayatımızın en kıymetli kazancını elde etmiş addedeceğiz. Ve belki o bir tek kişinin, ahirette bizim için şahidlik edeceği ümidiyle yaşayacağız.
Muvaffakıyet yalnız Allah’tandır...