Muhammed Mustafa SAV

Muhammed Mustafa SAV

Muhammed Mustafa SAV
Anasayfa Yazılar Şiirler Kitaplar Fotoğraflar Salavat Nükteleri Hayatı Multimedya e Kitap Linkler Ziyaretçi English

6- Sünnetten yüz çevirenler

a) Kur’an-Sünnet ayırımına gidenler

Geçmişte olduğu gibi günümüzde de bazı insanların hak tarafından görünüp, sünneti devre dışı bırakma girişimlerinde bulundukları görülmektedir. Hatta bu insanların kendi iddialarına Kur’an ayetlerinden deliller getirmesi işin bir diğer garip ve çarpıcı yönüdür. Örneğin, “...Biz Kur’an’ı her şeyin ap açık bir beyanı, bir hidayet rehberi, bir rahmet ve müslümanlar için bir müjde olarak sana indirdik”[178] ayetine dayanarak ileri sürülen “Kur’an varken sünnete ihtiyaç yoktur” görüşü, aslında bizzat Kur’an tarafından reddedilen bir iddiadır. Çünkü şu ayet-i kerime Hz. Peygamber’in (a.s.m.) Kur’an’ı açıklama görevinin olduğuna işaret eder:

“...Sana da, kendilerine indirilmiş olan emir ve yasakları insanlara açıklayasın diye Kur’an’ı indirdik, ta ki iyice düşünsünler.”[179]

Bazı insanlar da vardır ki, kendi yorumları doğrultusunda sünnete, özellikle de içtihada dayalı sünnete itaati reddetme noktasına gelmişlerdir. Örneğin “Resûle itaat eden, Allah’a itaat etmiş olur. Kim bundan yüz çevirirse, seni öyle kimselerin üzerine muhafız olarak göndermedik; sen ancak doğru yolu gösterip tebliğ etmekle mükellefsin”[180] gibi manası gayet açık olan bir ayet-i kerime bakın nasıl yorumlanmaktadır:

“...Resule itaatten Sünnete, Hadise uyma anlamını çıkarmak mümkün müdür? Sünnetin de Kur’an ayetleri gibi farz olduğunu ileri sürenler, Resule itaat kavramının arkasına sığınmaktadırlar.

...Bu gibi ayetlerden anlaşılıyor ki, Peygamber Allah’ın elçisi olması hasebiyle, ona karşı davranış, Allah’a karşı yapılmış olmaktadır. Peygambere itaatten de kastın, Allah’ın Peygamber aracılığı ile bildirdiği emirlere itaat olacaktır. Bunun içine Peygamberin içtihadını dahil etmeye imkan yoktur.”[181]

Bu ve benzeri görüş sahiplerinin fikirleri dikkate alındığında, Hz. Peygamber’in (a.s.m.) statüsünün adeta bir “postacı” durumuna indirildiği anlaşılacaktır. Buna göre Resûlüllah (a.s.m.), sadece Kur’an’ı tebliğle yükümlüdür. İnsanlar da sadece Onun tebliğ ettiği Kur’an’a uymakla yükümlüdür. Bunun dışında Hz. Peygamber’e (a.s.m.) karşı herhangi bir yükümlülüğümüz kalmamaktadır.

Elbette, böyle iddialar bir takım ön yargıların ürünüdür. Gerek Kur’an’dan, gerekse hadis-i şeriflerden bir çok kesin hükümlerin gözardı edilmesi ve kendi görüşleri doğrultusundaki bir takım ifadelerin baş ve sonu kesilerek kullanılmasının sonucu ortaya çıkmaktadırlar. Bu iddialar ilmi yönden yanlış ve zayıf temeller üzerine oturtulmasının yanısıra, mantıken de bir takım açıklar vermektedir.[182] Gerek ayet, gerekse hadisler doğrultusunda bu iddiaların yanlışlığını anlamak isteyenler önceki bölümlere müracaat edebilirler. Mantıken ise, en basit bir fikir yürütme ile dahi benzeri iddiaların yanlışlığı anlaşılabilir. Örneğin, eğer bir peygamber kendisine tebliğ edilen hükümlerin uygulama aşamasında eğer içtihat yetkisine sahip değilse, kendi hayatı boyunca niye böyle bir gayret içinde olmuştur? Dinin kurallarını, hükümlerini uygulama konusunda peygamberin içtihadı bağlayıcı değilse, Kur’an’daki mücmel yani öz ifadelerle belirtilmiş hükümler nasıl uygulanacaktır? Eğer insanlar için bir bağlayıcılığı ve örnek olma özelliği olmayacak idiyse, Allah-u Teala bir insan yerine niye bir meleği peygamber olarak görevlendirmedi?

Bir de bizzat Hz. Peygamber’in (a.s.m.) dönemindeki bir takım şartları dikkate aldığımızda durum çok daha farklı boyutlar kazanmaktadır. Özellikle Medine’ye hicretten sonra bilindiği gibi orada bir devlet kurulmuştur. Medine İslam toplumunun devlet başkanı konumunda olan Hz. Peygamber’in, Kur’an’da çok az bulunan veya hiç bulunmayan hususlarda içtihat etme yetkisinin olmadığı ve bunun müslümanlar için bağlayıcılığının bulunmadığı bir ortam acaba nasıl bir ortam olurdu? Diğer toplumlarla gerek sulhane, gerekse hasmane münasebetlerin yoğun bir şekilde yaşandığı ve yeni problemlerle sürekli olarak karşılaşıldığı bir dönemde, Hz. Peygamber’in, Kur’an’da yer almayan hususlarda toplumun kendilerine itaat etmelerini talep etmemesi, yöneticilik açısından kabul edilecek bir şey midir? Kur’an salt manada bir kanun kitabı veya bir ansiklopedi olmadığına göre, Kur’an’ın temas etmediği noktalarda toplumda düzen nasıl sağlanacak, güvenlik nasıl temin edilecek, ekonomi, eğitim, adalet gibi sosyal konularda kim düzenleyici kararlar alıp uygulayacaktır?

Meseleyi biraz da günümüz açısından ele alalım. Önce Hz. Peygamber’e (a.s.m.) itaatin sadece Kur’an’la sınırlı olduğunu varsayalım. Sünnetin delil ve bağlayıcılık özelliğini kabul etmeyen kimseler, mantıken kendileri için de Kur’an’ın mutlak manada bağlayıcı olduğunu kabul etmeleri gerekecektir. Sünnet, yani Kur’an’ın uygulaması olmaksızın bir toplum veya bir ülke nasıl yönetilebilecektir? İnsanların bireysel olarak karşılaştıkları problemler bütün yönleriyle nasıl çözülebilecektir? Yoksa bu dinin ilk tebliğcisi ve Kur’an’ın ilk uygulayıcısı olan Reshulüllah’tan (a.s.m.) esirgediğimiz bir yetkiyi bu gün kime vereceğiz? Kendisini yetkili olarak görenlerden kime inanıp, kime güveneceğiz? Böyle bir ortamda meseleler daha mı kolay çözülecek, yoksa tek kelimeyle müslümanlar kaosa mı sürükleneceklerdir?[183]

Şimdi bu konuda en çok gözardı edilen bir ayet-i kerime üzerinde konuya değişik açılardan yaklaşalım.

“Ey iman edenler! Allah’a itaat edin; Peygambere ve sizden olan idarecilere de itaat edin. Bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz, eğer Allah’a ve ahiret gününe inanıyorsanız onu Allah’a ve Resûlüne havale edin. Böylesi daha hayırlıdır ve neticesi de daha güzeldir.”[184]

Konumuz açısından bakıldığında, bu ayet-i kerimede anlaşmazlıkların ve ihtilafların çözümü için Allah’a ve Resûlüne müracaat edilmesi ve bu iki kaynağın hükmüne itaat edilmesi gerekliliği gayet açık görülecektir. O günün şartlarında dahi, karşılaşılan veya içine düşülen ihtilafların çözümünün sadece Kur’an’da bulunmadığı, böyle durumlarda ise sünnete müracaat edilmesi gerektiği bizzat Kur’an tarafından bu ifadelerle bildirilmiştir. O günün şartlarında dahi sünnetin bir müracaat kaynağı olduğu bizzat Kur’an tarafından belirtildiği halde, her geçen gün biraz daha artan ve karmaşıklaşan mesele ve ihtilaflarda sünneti devre dışı bırakmak veya bağlayıcı olarak görmemek doğrusu akıl kârı değildir.

Şimdi tekrar başa dönelim ve biraz daha konu üzerinde zihin yoralım. Diyelim ki, Hz. Peygamber (a.s.m.) zamanında inanan insanlar bir konuda ihtilafa ve anlaşmazlığa düştüler. Ya da yeni bir problemle karşılaştılar. Bu durumda meseleyi Allah’a ve Resûlüne götürmenin anlamı, sadece Kur’an’a başvurmak ise, meseleyi Hz. Peygamber’e (a.s.m.) götürüp sormanın bir mantığı var mıdır? Kaldı ki, öğrendikleri ve bildikleri Kur’an ayetleri doğrultusunda ya meselelerini çözüme ulaştırırlar veya çözümsüz bir şekilde bırakırlar, ya da Kur’an’da bulamadıklarında kendi kendilerine çözüm bulabilirlerdi. Peki böyle bir durumda meselelerin götürüleceği ikinci şık olarak Resûl’ün zikredilmesinin ne anlamı kalacaktır? Mesele ve ihtilafların Resûlüllah’a (a.s.m.) getirildiğinde, Hz. Peygamber (a.s.m.) ya o ana kadar inmiş ayetlere bakacak, ya yeni bir ayetin gelmesini bekleyecek, ya da böyle bir durum olmadığı takdirde bir içtihatta bulunacaktır. O halde en sağlıklı netice şudur: Allah’a ve Resûlüne itaatin birarada zikredildiği ayetlerde, Allah’a itaatin karşılığının Kur’an olduğu kesindir. Resûlü itaatin karşılığı ise Kur’an olabileceği gibi, Kur’an’da hazır çözümlerin bulunmadığı konularda Hz. Peygamber’in (a.s.m.) Kur’an’ı yorumlaması, Kur’an’a dayalı içtihadı da olabilir. Bu yorumlar ve içtihatlar ise zaten sünneti oluşturmaktadır.[185]

Son olarak, sünneti devre dışı bırakan anlayışa karşı, yine en güzel ve en kesin cevabın bizzat Hz. Peygamber tarafından verildiğini görmekteyiz. Hz. Peygamber (a.s.m.) bir hadis-i şerifinde şöyle buyurmuştur;

“Şunu kesin olarak biliniz ki, bana Kur’an ve onun bir misli verilmiştir. Karnı tok bir halde, rahat koltuğuna oturarak: ‘Şu Kur’an’a sarılınız; onda helal olarak neyi görüyorsanız onu helal kabul ediniz, neyi de haram olarak görüyorsanız onu da haram biliniz’ diyecek bazı kimseler gelmek üzeredir. İyi bilin ki, Allah’ın Resulünün haram kıldığı şeyler de Allah’ın haram kıldıkları gibidir.”[186]