Muhammed Mustafa SAV

Muhammed Mustafa SAV

Muhammed Mustafa SAV
Anasayfa Yazılar Şiirler Kitaplar Fotoğraflar Salavat Nükteleri Hayatı Multimedya e Kitap Linkler Ziyaretçi English

e) Hz. Peygamber (a.s.m.) niçin bazı zamanlar müşriklere ve münafıklara mağlup oldu?

Bilindiği gibi insanlar arasında hakka taraftar olanlarla batıla taraftar olanlar her zaman varolagelmiştir. Belirli dönemlerde bu iki gruptan birisi diğerine nazaran ağırlık kazanmış, diğerine hakimiyet kurmuştur. Tarih boyunca batıla taraftar olanları nasıl şeytan temsil etmiş ve halen temsil etmekteyse, hak tarafının başında ise peygamberler bulunmuştur. Peygamberler ise doğrudan İlahî vahye dayandıkları için bir nevi Allah’ın yeryüzündeki temsilcisi hükmündedirler. Bu hususları dikkate alan İslam alimleri geçmişten günümüze peygamberlerin temsil ettiği çatı altında toplanan insanlara “Hizbullah” yani “Allah’ın Yolundakiler”, şeytanın taraftarlarına ise “Hizbüşşeytan” ismini vermişlerdir.

Şaşırtıcı bir gerçektir ki, şeytanın taraftarları, hak yolunun yolcularına çoğu zaman galebe çalmıştır. Hatta bu çarpıcı özellik bizzat peygamberlerin hayatları esnasında da kendisini gösterir. Peygamberlerin en sonuncusu ve en büyüğü olan Hz. Peygamber’in (a.s.m.) hayatında da yer yer bu duruma şahit olmaktayız. Bu noktadan hareketle, aklımıza şöyle bir soru gelebilir;

“Başta bütün peygamberler ve onların en önde geleni olan Fahr-i Âlem Aleyhissalâtü Vesselâm, o kadar İlahî yardım, imdad ve inayet altında olduğu halde, neden çoğu defa dalâlet ehline, yani inkarcılara ve müşriklere karşı mağlup oldular? Özellikle Peygamber efendimizin onca mucizelerine, hepsinden önemlisi Kur’an gibi eşsiz bir mucizeye muhatap oldukları halde Mekke müşrikleri ve Medine münafıkları nasıl oldu da inkarlarında ve inançsızlıklarında ısrar ettiler?”

Bu iki şıklı soruyu bazı örnekler vererek açıklamaya çalışalım.

Kainata baktığımızda hemen her şeyde zıtların bir arada, birbirleriyle mecz olmuş halde bulunduklarını görürüz. Bu Allah’ın koyduğu ve Onun dışında kimsenin değiştiremeyeceği İlahî bir kanundur. Bu birbirine zıt olan şeyler zamanın ve şartların değişmesiyle devamlı birbirlerine hakimiyet kurmaya çalışırlar. Sonuçta devamlı bir değişim sürer gider. Dolayısıyla hiç bir unsur, diğer zıddına karşı sürekli bir hakimiyet kuramaz. Sıcakla soğuk, aydınlıkla karanlık örneklerinde olduğu gibi. Olayın bir başka yönü ise, bizlerin bütün eşyayı ve olayları zıtlarıyla bilmemizdir. Eğer iyi veya kötü bir şeyin zıddı olmasaydı, o şeyin gerçek mahiyette manasını kavrayamazdık. Mesela uzunluk olmasaydı kısalığın, ağırlık olmasaydı hafifliğin, hastalık olmasaydı sağlığın kıymetini anlayamazdık. Diğer yandan nasıl maddi alemdeki zıtlıklar eşyanın ve varlıkların gelişmesine ve terakki etmesine bir vesile ise, bizi ilgilendiren alemdeki zıtlıklar da bizlerin hayatımızı devamlı geliştirmemiz ve ilerletmemiz için bir nevi teşvikçi özellik taşır.

İşte bu zıtlıklardan birisi de manevî alemlerde kendisini gösterir; Hayır ve şer, melek ve şeytan, günah ve sevap gibi. Bu şekilde, insanların hem maddi hem de manevî hayatlarını etkileyecek zıtlıkların olması ise, ancak dünyanın bir imtihan meydanı olmasıyla açıklanabilir. Çünkü eğer bu iki zıt kutuplardan herhangi birisi olmasaydı imtihan diye birşey de sözkonusu olmayacaktı.

Olaya imtihan perspektifinden baktığımızda, hakka taraftar olanların zaman zaman insi ve cinni şeytanlara, kötülüklere ve batıla neden mağlup düştüklerini anlayabiliriz. Çünkü eğer mü’minler ve müslümanlar sürekli galip ve güçlü durumda olsaydılar imtihan sırrı ortadan kalkacak, akıl ve mantık devreden çıkacak, inanmayanlar da mecburen inanmak durumunda kalacaklardı.

İşte bu ince sır içindir ki, peygamberler çoğu zaman dalâlet ve küfür ehline karşı mağlup olmuşlardır.

Olayın bir de manevi ciheti vardır. İnkarcılar ve dinsizler aslında manen son derece güçsüz temeller üzerinde bulunmaktadırlar. Peki, bu kadar güçsüz temellerden nasıl bir güç alıyorlar ki, manevî yönden son derece güçlü ve sarsılmaz kaleler hükmünde dayanakları bulunan hak ehline galip duruma gelebiliyorlar? Bu sorunun da aslında cevabı son derece kolay ve basittir. Çünkü, inkar bir tahribi andırır. Nasıl bir şeyin tahribi, onu kurmaktan ve vücuda getirmekten çok daha kolaysa, inançsızlık yönünden bir şeyi inkar veya reddetme o derece kolaydır. Bir hakikate inanmak ve kabullenmek ise bir gayret gerektirir. İnançsızlık ve inkar, özellikle insanın benlik, gurur, lezzetlere ve zevklere düşkünlük gibi zayıf yönlerini etkilediğinden kolay netice alır. Sadece dünya hayatını gösterir; ahireti gizlemeye çalışır. Akibet endişesini dikkatlerden uzak tutmaya çalışır.

Halbuki hak ehlinin temsilcisi konumunda olan peygamberlik kurumu ise, insanlara akıbeti yani ahireti gösterir. Hayatı belli bir nizam ve disiplin altına almayı tavsiye eder. Yıkmayı değil kurmayı esas alır. İnsanlığı nefs-i emmarenin esaretinden kurtarmaya çalışır. İşte nefs-i emmarenin firavunluğunu ve şeytanın hakimiyetini kıramayan insanlar, bir peygamberin tebliğine muhatap dahi olsalar kulaklarını tıkamışlardır. Hz. Peygamber (a.s.m.) gibi gelmiş ve geçmiş bütün zamanları aydınlatan maneviyat güneşine karşı yarasa ruhlu insanlar gözlerini kapamışlar, o muazzam manevî çekim gücüne karşı, şeytanî bir itme gücüyle karşı koymuşlar, dalalet ve günah karanlığına dalmışlardır.

Bu açıklamaların ardından, yine akla takılabilecek bir diğer soruya yer verelim;

“Madem ki, Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm Rabbü’l-Âlemîn’in habîbi, yani en sevgili kuludur. Madem, elindeki hak, dilinden dökülenler hakikattir. Madem, rivayetlere göre ordusundaki askerlerin bir kısmı meleklerden müteşekkildir. Madem, bir avuç suyla kocaman bir orduyu sulayarak, kafirlerin ordusuna savurduğu bir avuç toprakla bütün düşman ordusunun gözlerine toprak dolmasına sebep olarak ve bunlar gibi yüzlerce mucizeleri aşikar bir şekilde sergileyerek düşmanlarına galip gelmiştir. Peki nasıl oldu da, Uhud harbinin sonlarında ve Huneyn harbinin başlarında mağlup duruma düştü?”

Bu ilginç sorunun cevabı için yine Bediüzzaman’a müracaat edelim ve şu cümlelere yer verelim;

“Eğer Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm hayat-ı içtimâiye ve şahsiyesinde (toplumsal ve kişisel hayatında) daima hârikulâdelere ve mucizelere istinad etseydi, o vakit imam-ı mutlak (her alanda önder) ve rehber-i ekber (en büyük rehber) olamazdı.

“İşte bu sır içindir ki, yalnız davasını tasdik ettirmek için, ara sıra, indelhâce (ihtiyaç anında), münkirlerin inkarını kırmak için mucizeler gösterirdi. Sair vakitlerde nasıl ki herkesten ziyade evâmir-i İlahiyeye (İlahî emirlere) itaat etmiştir; öyle de, hikmet-i Rabbaniye ile ve meşiet-i Sübhâniye (Cenâb-ı Allah’ın dilemesi) ile tesis edilen âdetullah kavâninine (kainatta Allah’ın koyduğu kanunlara) herkesten ziyade müraat ve itaat ederdi. Düşmana karşı zırh giyerdi, ‘sipere giriniz’ emrederdi. Yara alırdı, zahmet çekerdi. Tâ, tamamıyla hikmet-i İlahiye (İlahî hikmet) kanununa ve kainattaki şeriat-ı fıtriye-i kübrâya (çok muazzam yaratılış kanununa) müraat ve itaati göstersin.”[176]

Müslüman ordusunun Uhud harbinin başlangıcında mağlub duruma düşmesinin, hatta bu savaşta tam anlamıyla bir galibiyet kazanılmayışının perde arkasına Bediüzzaman’ın farklı bir yaklaşımı daha vardır. Ona göre, müşrik ordusunda Halid b. Velid gibi gelecekte müslüman olacak ve İslama  kahramanlığıyla çok büyük hizmetler yapacak nice insan bulunmaktaydı. Dolayısıyla istikbalde elde edecekleri şan ve şeref dolu hizmet sayfalarına bir noktada halel gelmemesi, büsbütün izzetlerinin kırılmaması, bir bakıma gelecekteki büyük hizmetlerinin bir tür acil ödülü olarak Cenab-ı Hak onları mağlup duruma düşürmemiştir. “Demek, mazideki Sahabeler, istikbaldeki Sahabelere karşı mağlup olmuşlardır. Ta ki o müstakbel Sahabeler kılıç korkusuyla değil de, belki İslamın o aydınlık nuruyla müslüman olsunlar..”[177]

Bu ifadelerden de anlaşılacağı üzere, Hz. Peygamber’in (a.s.m.) bazı savaşlarda mağlup duruma düşmesi, onun davasına bir halel vermez. Her şeyden önce bir imtihan sırrı olarak anlamak gerekir. Diğer yandan bizler ve bütün insanlar için hayatın her bölümünde, karşılaşılan bütün olaylarda en ideal örnek olması açısından da konuya yaklaşmak gerekir. Bir de her olayın ardında, velev çok olumsuz gibi görünse de İlahi kaderin birer hikmet cilvesi olduğu asla unutulmamalıdır.