Muhammed Mustafa SAV

Muhammed Mustafa SAV

Muhammed Mustafa SAV
Anasayfa Yazılar Şiirler Kitaplar Fotoğraflar Salavat Nükteleri Hayatı Multimedya e Kitap Linkler Ziyaretçi English

c) Sünnete uymak, ahirette Resulüllah’ın şefeatini kazandırır

“Kişi sevdiğiyle beraberdir” şeklinde bir hadis-i şerif vardır. İnsanlar, yukarıda da genişçe yer verdiğimiz muhabbet duygusunu hangi yöne çevirseler, dünyaları adeta sevgi besledikleri o şeyle dolar. Uyurken, uyanıkken, yerken içerken, her anında adeta o sevdiğiyle bütünleşir. Hatta öylesi mecazî, yani dünyaya ait sevgililer vardır ki, bazı insanlar böyle sevgililer uğruna hayatlarını berbat eder hale gelir.

Dünyevî sevgililer için bile bunca fedakarlıklar yapılıyorsa, insanların ebedî hayattaki en büyük sevgilisi ve en fazla sevgi beslemeye layık insanların başında gelen Hz. peygamber’e duyulan sevgi ve muhabbet elbette neticesiz kalmayacaktır. Daha dünya hayatındayken kalbini onun sevgisiyle dolduran ve hayatını onun yaşadığı gibi yaşamaya gayret eden insanların belki en büyük kazancı ahirette kendisini gösterecektir. O eşsiz sevgilinin şefaati, bir insan için “O benim ümmetimdendir” şeklindeki şahidliği için dünyalar verilse acaba yeterli olur muydu?

O alem öyle bir alemdir ki, şefaatçimiz olan Habibullah Aleyhissalatü Vesselâm ile işte böyle bir ortamda yüz yüze geleceğiz. Bu eşsiz şefaat nimetine nail olabileceğiz veya olamayacağız.

Acaba Resûlüllah’ın şefaati bizler için hangi derecede değer ifade etmektedir? Bu şerefe nail olabilmek için ne ölçüde gayret ediyoruz?

O peygamber ki, aradan geçen on dört asırdan bu yana her sene ve her asırda yaşamış milyarlarca iman ehli insanın sultanıdır. Bunca insanın ruhlarının terbiyecisi, akıllarının muallimi, kalplerinin sevgilisidir. “Essebebü kelfâil” yani bir şeye sebep olan yapan gibidir hükmü gereğince, bütün ümmetinin işlediği sevaplar ve hasenelerin bir misli onun sevap defterine kaydedilmektedir. Dahası, şu koca kainatta sergilenen yüksek maksatların en önemli meyvesi, varlıkların bir değer taşımasının en önemli sebebi Zât-ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâmdır. İşte bu derece yüce, bu derece değerli, bu derece eşsiz olan bu zât, dünyaya geldiği zaman “Ümmetim!... Ümmetim!...” demişken, mahşerde de herkesin, hatta peygamberlerin bile “Nefsim!... Nefsim!...” diye feryat ettiği bir ortamda yine “Ümmetim!... Ümmetim!...” diyecek kadar ümmetine fedekârane sahip çıkacakken, bizler böylesi bir alakaya acaba ne kadar layıkız?

İşte o zâtın şefeatı altına girip, nurundan istifade etmenin, berzah karanlıklarında ve tehlikelerinden kurtulmanın yegane çaresi Sünnet-i Seniyyeye tabi olmaktır.[123]

Ahiret hayatı için çok önemli bir konuma sahip olan ve belki biz insanlar için belki en son kurtuluş fırsatı olabilecek şefaat hakkında biraz bilgi aktaralım.

Mü’minlerden bazı insanların Cehenneme girmeleri kesin­leşmesi halinde, Allah-u Teâlâ fazl-u kereminden peygamberlerin ve sıddîklerin, alimlerin ve sâlihlerin, kendi katında bir makama ve güzel muâmeleye mazhar bütün kullarının şefeatlerini kabul eder. Böyle kim­seler kendi aile ferdlerine, yakınlarına, dostlarına ve tanıdıklarına şefeat edebilirler.

Kur’an-ı Kerim’de ve diğer kaynaklarda geçen haberlerde şefeate dair bir çok şâhidler vardır. Allah-u Teâlâ buyurur ki; “Rabbin sana vere­cek ve sen de râzı olacaksın?”[124]

Cenab-ı Allah, Resûl-ü Ekremini (a.s.m.) yaradılmışların en üstünü olarak kabul etmiş ve öyle değer vermiştir. Dahası O’na ahiretteki en üstün makamlardan olan “Makam-ı Mahmûd”u vadetmiştir. İşte bu şekilde “Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâma Makam-ı Mahmûd verilmesi, umum ümmete şefeat-ı kübrâsına işarettir. Hem o, bütün ümmetinin saadetiyle alakadardır.”[125]

Amr İbnü’l-Âs şöyle rivayet eder; “Resûlüllah (a.s.m.), Kur’anda ge­çen Hz. İbrahim’in, ‘Rabbim! Şüphesiz onlar, insanlardan bir çoğunu sap­tırdılar. Bana tabi olan, şüphesiz ki bendendir. Bana isyan edene gelince, şüphesiz ki sen Gafûr ve Rahîmsin’[126] duasını okudu. Ardından Hz. İsa’nın, ‘Eğer onlara azab edersen; Şüphesiz ki onlar senin kullarındır’[127] duasını söyledi. Sonra ellerini kaldırdı ve ‘Ümmetim! Ümmetim!’ diye­rek ağladı. Bunun üzerine Allah-u Teâlâ şöyle buyurdu: ‘Ey Cebrâil, Muhammed’e git ve O’na niçin ağladığını sor.’ Cebrâil (a.s.) geldi ve O’na sordu. Hz. Peygamber de cevap verdi. Allah-u Teâlâ tekrar seslendi; ‘Ey Cebrâil, Muhammed’e git ve ona Ümmetin hakkında seni hoşnut kılaca­ğız ve seni üzmeyeceğiz  de.”[128]

Resûlüllah (a.s.m.) şöyle buyurmuştur; “Benden önce hiç bir pey­gambere verilmeyen şu beş özellik bana verildi; Bir aylık mesafedeki düşmanlarıma korku salınarak bana yardım edildi. Benden önce hiç bir peygambere helal kılınmadığı halde, bana ganimetler helal kılındı. Bütün yeryüzü benim için bir mescid, toprağı temiz kılındı. Ümmetimden her biri namaz vakti geldiği anda, bulunduğu yerde na­mazını kılsın. Bana şefeat verildi. Her peygamber belirli bir kavme gön­derilmişken, ben bütün insanlara gönderildim.”[129]

“Kıyamet günü geldiğinde peygamberlerin imamı, hatibi ve şefeat­çileri olurum. Bunda bir övünme yoktur.”[130]

“Ben Âdemoğlunun efendisiyim Bunda övünme yoktur. Yer yarıl­dıktan sonra ilk olarak haşrolunan ben olacağım. Elimde Hamd sancağı ve altında Adem ve beraberindekiler olmak üzere ilk şefeatçi ben olaca­ğım.”[131]

“Her peygamberin mutlaka kabul olunan bir duası vardır. Ben ise duamı kıyâmet gününde ümmetime şefeat etmek için sakladım.”[132]

İbn Abbas’ın rivayetine göre Resûlüllah (a.s.m.) şöyle buyurmuştur; “Her bir peygambere altından minberler kurulur ve onların üzerine otu­rurlar. Sadece benim minberim kalır, ama ben oturmam. Ben Rabbimin huzurunda, kendim Cennete gittiğim halde ümmetimin ardımda kal­masından korkar vaziyette, ayakta beklerim. ‘Yâ Rabbi! Ümmetim!” de­rim. Allah (azze ve celle) bana şöyle sorar; ‘Ey Muhammed! Ümmetine ne yapmamı istiyorsun?’ Ben, ‘Yâ Rabbi, onların hesâbını acele gör’ de­rim. Ümmetime şefeat ederim. Hatta bana Cehenneme gönderileceklerin listesi verilir. Cehennem bekçisi Mâlik bana şöyle der; ‘Ümmetinden Rabbinin gazabına uğrayıp Cehennemde kalan hiç kimse bırakmadın.”[133]

Resûlüllah (a.s.m.) şöyle buyurmuştur; “Kıyamet günü, yeryüzünde bulunan taş ve topraktan daha fazla insan için şefeatte bulunurum.”[134]

Ebû Hüreyre rivayet eder ki; “Resûlüllah şöyle buyurdu:

‘Ben kıyamet gününde bütün peygamberlerin efendisiyim. Bunun sebebini biliyor musunuz? Allah geçmiş ve gelecektekileri her sesin işiti­leceği, herkesin görüleceği ve güneşin yaklaştırılacağı bir tek yere toplar. O anda insanlar güç yetiremeyecekleri, tahammül edemeyecekleri acı ve sıkıntılar içinde kıvranırlar.

İnsanlardan bazıları diğerlerine, Başınıza gelenleri görmez misiniz? Sizin için Rabbinize şefeatçi olacak birisini aramıyor musunuz? diye so­rarlar. Aralarından birisi diğerlerine, Âdem’e (a.s.) gidin  der. Onlar da Hz. Âdem’e gelirler ve derler ki: Sen insanlığın babasısın. Allah seni kendi kudret eliyle yaratmıştır ve kendi ruhundan sana üflemiştir. Meleklere sana secde etmelerini emretmiş, onlar da bu emri yerine ge­tirmişlerdir. Rabbin için bizlere şefeat eyle, Görmez misin, içinde bulun­duğumuz hali? Görmez misin başımıza gelenleri?

Hz. Âdem (a.s.) onlara şöyle der: Şüphesiz ki Rabbim bu gün öyle bir gazaplanmıştır ki, bunun bir benzeri ne olmuştur, ne de olacaktır. Şüphesiz ki O, benim yasak ağaca yanaşmamı yasaklamıştı. Ama ben O’na isyan etmiştim. Nefsî! Nefsî! Şimdi siz başkasına gidin, Hz. Nuh’a varın.

Hz. Nuh’a (a.s.) gelirler ve şöyle derler: Ey Nuh! Sen yeryüzü in­sanlarına gönderilen ilk resûlsün ve Allah seni ‘Çok şükreden bir kul’ olarak isimlendirdi. Sen bize şefeat eyle. Görmez misin bizler ne halde­yiz?

Hz. Nuh (a.s.) şu cevabı verir: Şüphesiz ki Rabbim bu gün öyle bir gazaplanmıştır ki, bunun bir benzeri ne olmuştur, ne de olacaktır. Beni peygamber olarak gönderdiği kavmimin aleyhine dua etmiştim. Nefsî! Nefsî! Benden başkasına gidin. İbrahim Halîlullah’a varın.

Hz. İbrahim Halîlullah’a gelirler ve Ona şöyle derler: Sen Allah’ın nebîsisin ve dünya ehli içerisinde O’nun dostusun. Bize şefeat eyle. Ne haldeyiz görmez misin?

Hz. İbrahim (a.s.) onlara der ki: Şüphesiz ki Rabbim bu gün öyle bir gazaplanmıştır ki, bunun bir benzeri ne olmuştur, ne de olacaktır. Ben üç yerde yalan söylemiştim  (bunları zikreder). Nefsî! Nefsî! Başkasına gi­din, Musa’ya varın.

Hz. Musa’ya varırlar ve şöyle derler: Ey Musa! Sen Allah’ın resûlü­sün. Allah sana risâletini ve insanlara iletmek üzere kendi kelâmını vermiştir. Bize şefeat eyle. Görmez misin, bizler ne haldeyiz?

Hz. Musa (a.s.) onlara şu cevabı verir: Şüphesiz ki Rabbim bu gün öyle bir gazaplanmıştır ki, bunun bir benzeri ne olmuştur, ne de olacak­tır. Ben emredilmediğim halde bir insanı öldürdüm. Nefsî! Nefsî! Başka birisine gidin. İsa’ya (AS) varın.

Bunun üzerine Hz. İsa’ya gelirler ve şöyle derler: Ey İsa! Sen Allah’ın resûlü, Meryem’e yerleştirdiği bir mucize kelimesi ve O’ndan gelen bir ruhsun. Allah seni beşikteyken konuşturmuştur. Bize şefeat eyle! Ne haldeyiz, görmez misin?

Hz. İsa (a.s.) onlara der ki:Şüphesiz ki Rabbim bu gün öyle bir gazap­lanmıştır ki, bunun bir benzeri ne olmuştur, ne de olacaktır. Nefsî! Nefsî! Başka birisine, Muhammed’e (a.s.m.) gidin.

Son olarak bana gelirler ve şöyle derler: Ey Muhammed! Şüphesiz ki sen Allah’ın resûlü ve peygamberlerin sonuncususun. Allah gelmiş ve gelecek bütün günahlarını affetmiştir. Bize şegeat eyle. Görmez misin, halimiz nicedir?

Bunun üzerine ben onlardan ayrılıp, Arş’ın altına giderim ve Rabbime secde edip, yere kapanırım. Allah bana, daha önceden benden başka hiç kimseye açmadığı en güzel övgü ve senâ kapılarını benim için açar.

Sonra bana şöyle denilir: Ey Muhammed! Başını kaldır! İstediğini vereyim, istediğin kimseye şefeat edebilirsin.

Ben başımı kaldırırım ve derim ki: Ümmetim! Ümmetim, yâ Rabbi!

Ardından şöyle denilir: Ey Muhammed! Ümmetin içindeki hesabı olmayanlarla beraber, Cennetin kapılarından olan sağdaki kapıdan girin. Diğer kapılardan girme bakımından ümmetin, diğer insanlarla ortaktır.

Nefsim kudret elinde bulunan Allah’a yemin ederim ki, Cennet kapılarının iki tarafı Mekke ile Hımyer ya da Mekke ile Basra arası ka­dardır.”

Bir başka hadiste, aynı ifadeler Hz. İbrahim’in beyan ettiği hatalarla birlikte zikredilir. Bu hatalar ise, yıldızlar için “Bu benim Rabbimdir” demesi, kavminin taptığı putları parçaladıktan sonra, “Bunu yapan en büyük puttur” demesi ve ayrıca “Ben hastayım” demesidir.

İşte Resûlüllah’ın şefeati böyle gerçekleşir. Bütün mesele bu şefeate nasıl nail olunabileceğini bilmek ve ona göre hareket etmektir.

Resûlüllah’a (a.s.m.) salavât getirmek, bu şefeate ulaşmada en önemli vesilelerdendir. Şöyle ki;

“Nebiyy-i Zişân’ın (a.s.m.) Makâm-ı Mahmûd’u İlahî bir mâide ve Rabbanî bir sofra hükmündedir. Evet, tevzi edilen (dağıtılan) lütuflar, feyizler, nimetler o sofradan akıyor. Resûl-ü Zişân’a (a.s.m.) okunan salavât-ı şerife, o sofraya edilen davete icabettir.”[135]

Aynı zamanda O’nun ümmetinden olan âlimler ve sâlihler için de şefeat hakkı vardır. Hatta Resûlüllah (a.s.m.) bununla ilgili olarak şöyle buyurmuştur;

“Ümmetimden bir adamın şefeatiyle Rebîa ve Mudar kabilelerin­den daha fazla insan Cennete girer.”

“Ümmetimden bir adama, ‘Ey fülan, ayağa kalk ve şefeatte bulun!’ denir. Bunun üzerine o adam kalkar ve ameli mikdarınca bir kabile, aile fertleri, bir veya iki adam için şefeatte bulunur.”

Hz. Enes (r.a.), Resûlüllah’ın şöyle buyurduğunu nakleder; “Cennet ehlinden bir adam, kıyamet gününde Cehennem ehline doğru yönelir. Cehennem ehlinden birisi ona şöyle seslenir: ‘Ey fülan, beni tanır mısın?’ Ona şöyle cevap verir: ‘Vallahi hayır, seni tanımıyorum. Sen kimsin?’ Cehennemlik adam tekrar seslenir: ‘Sen dünyadayken bana uğramıştın da, benden içecek bir şey istemiştin. Ben de sana su vermiştim.’ Bunun üzerine adam, ‘Evet, tanıdım’ der. Cehennemlik adam ona, ‘Bununla bana Allah indinde şefeat eyle’ der. Cennetlik kişi o kimse için şefeatte bulunur ve ardından o adamın Cehennemden çıkarılması emredilir.”[136]

Hz. Enes’den (r.a.) yapılan rivayete göre, Resûlüllah şöyle buyur­muştur; “İnsanlar yeniden diriltildiğinde, ilk olarak haşrolunacak kimse ben olurum. Biraraya toplandıklarında onların sözcüsü, ümitsizliğe düş­tüklerinde onların müjdecisi ben olurum. Hamd sancağı o gün benim elimdedir. Rabbimin katında, âdemoğulları içinde en şereflisi ben olu­rum.”[137]

Resûlüllah (a.s.m.) buyurur ki; “Şüphesiz ki ben Rabbimin huzû­runa çıkarım ve bana Cennet hullelerinden birisi giydirilir. Sonra Arş’ın sağ tarafında dururum. Ki bu makam benim dışımda hiç bir varlığa ait değildir.”[138]

İbn Abbâs (r.a.) şöyle rivayette bulunur; “Resûlüllah’ın ashabından bir grup insan oturdular ve O’nu beklemeye başladılar. Evinden çıkıp yanlarına yaklaştığında, oradakilerin bir konu hakkında müzâkere ettik­lerini işitti. Onlardan birisi şöyle dedi: ‘Ne garip! Allah (azze ve celle) ya­rattığı varlıklardan birisini, İbrahim’i (a.s.) dost edinmiş.’ Bir diğeri de şöyle söyledi: ‘Allah’ın Musa (a.s.) ile konuşmasından daha şaşılacak ne olabilir?’ Bir başkası ise, ‘İsâ (a.s.) da Allah’ın kelimesi ve ruhudur!’ dedi. Diğer bir adam, ‘Âdem’i (a.s.) Allah seçip, üstün kıldı’ şeklinde konuştu. Resûlüllah (SAV) onlara yaklaştı ve şöyle buyurdu: ‘Sizlerin şaşkınlık dolu konuşmalarınızı işittim. Şüphesiz İbrahim, Allah’ın dostudur. Aynen öyledir. Musa, Allah’ın muhatabıdır, aynen öyledir. İsâ, Allah’ın ruhudur ve kelimesidir. Aynen öyledir. Aynı şekilde Allah, Adem’i seçmiş ve üstün kılmıştır. Dikkat edin, ben de Allah’ın Habibiyim. Bunda bir övünme yoktur. Ben, kıyamet gününde Hamd sancağını taşı­yanım. Bunda bir övünme yoktur. Ben, ilk olarak şefeat eden ve şefeati kabul olunan kimseyim. Bunda bir övünme yoktur. Cennet kapılarını ilk aralayan benim. Allah benim için onları açar. İlk olarak ben, ümme­timle birlikte Cennete girerim. Bunda bir övünme yoktur. Geçmiş ve ge­lecek bütün her şeyin en şereflisi benim. Bunda bir övünme yoktur.”[139]

Tıpkı şefeat konusunda olduğu gibi, ahirette karşılaşılacak önemli hadiselerden olan Kevser Havuzu’ndan istifade de yine Sünnet-i Seniyyeye tabi olmaktan geçmektedir.

Bilindiği üzere Kevser Havuzu Allah tarafından Hz. Peygamber’e (SAV) tah­sîs edilmiş çok büyük bir ikramdır. Bu konu Kur’an-ı Kerim’de, “Şüphesiz ki biz sana Kevser’i verdik”[140] şeklinde ifade edilmiştir.

Bu havuzun sıfatlarını anlatan bir çok hadîsler vardır. Bunlardan bazıları şunlardır;

Hz. Enes (r.a.) şöyle rivayet eder; “Resûlüllah (a.s.m.) bir defasında uyuklamıştı. Başını kaldırdığında yüzünde tebessüm vardı. Oradakiler, ‘Yâ Resûlallah, niçin güldün?’ diye sordular. Resûlüllah (a.s.m.), ‘Biraz önce bir ayet nâzil oldu’ buyurdu ve ‘Bismillhahirrahmânirrahîm. İnnâ a’taynâ ke’l-Kevser..’ suresini sonuna kadar okudu. Sonra oradakilere, ‘Kevser’in ne olduğunu bilir misiniz?’ dedi. Onlar, ‘Allah ve Resûlü daha iyi bilir’ cevabını verdiler. Bunun üzerine Resûlüllah (a.s.m.) şöyle buyurdu: ‘Şüphesiz ki o Rabbimin (azze ve celle) Cennette bana va’dettiği bir nehirdir. Onda bir çok hayır vardır ve üzerinde bir havuz vardır. Kıyamet günü ümmetim ondan içer. Onun tasları gökteki yıldızlar ka­dardır.”[141]

Hz. Enes (r.a.), Resûlüllah’ın (a.s.m.) şöyle buyurduğunu rivayet eder; “Ben Cennette dolaşırken bir nehire rastladım. İki tarafında inciden kubbeler vardı. Dedim: ‘Bunlar nedir, ey Cebrâil?’ Bana dedi: ‘Bu, Rabbinin sana verdiği Kevser’dir.’ Sonra Cebrâil eliyle ona vurdu ve onun toprağının misk olduğunu gördüm.”[142]

Hz. Enes (r.a.), bir başka rivayetinde Resûlüllah’ın şöyle buyurdu­ğunu nakletmiştir; “Havuz’umun iki tarafı arasındaki mesafe Medine ile San’a - veya Medine ile Ammân- arası kadardır.”[143]

İbn Ömer der ki; “Allah-u Teâlâ’nın, ‘İnnâ a’taynâ ke’l-Kevser’ buy­ruğu nâzil olunca, Resûlüllah (a.s.m.) şöyle dedi: ‘Kevser, iki tarafı altın­dan olan Cennetteki bir nehirdir. Suyu sütten daha beyaz, baldan daha tatlı, miskin kokusundan daha güzeldir. İnci ve mercan kayaları üzerin­den akar.”[144]

Sevbân -Resûlüllah’ın azatlı kölesi-  şöyle rivayette bulunur; “Resûlüllah buyurdu ki: ‘Benim havuzum Aden ile Ammân arası ka­dardır. Onun suyu sütten daha beyaz, baldan daha tatlıdır. Tasları gökteki yıldızlar kadardır. Ondan bir yudum içen kimse, ondan sonra ebediyyen susuzluk hissetmez. Ona ilk varacak olanlar muhâcirlerin fakirleridir.’ Hz. Ömer (r.a.) sordu: ‘Onlar kimdir, yâ Resûlallah?’ Resûlüllah (a.s.m.) şöyle cevap verdi: ‘Onlar saçı-başı tozlu, elbiseleri eski, zengin kadınlarla evlenmeyen ve kendilerine varlık kapıları açılmayan kimselerdir.”[145]

Ömer b. Abdülaziz der ki; “Vallahi ben zengin bir kadın olan Fatıma binti Abdülmelik ile evlendim ve bana bütün varlık kapıları açıldı. Ancak Allah bana rahmet ederse, Kevser’e ulaşanlardan olurum. Artık bundan sonra başım tozlanmadıkça yağ sürmem, kirlenmedikçe elbisemi yıkamam.”

Ebû Zerr’den (r.a.) şöyle rivayet edilir; “Dedim ki: ‘Yâ Resûlallah, Kevser havuzunun tasları nasıldır?’ Resûlüllah (a.s.m.) şöyle buyurdu: ‘Muhammed’in nefsi kudret elinde olan Allah’a yemin olsun ki, onun tasları gece karanlığında gökte parıldayan yıldızlardan daha fazladır. Ondan kim içerse bir daha susamaz. Oraya Cennetten akan iki oluk bu­lunur. Onun genişliği, tıpkı uzunluğu gibidir ve Ammân ile Eyle arası kadardır. Onun suyu sütten daha beyaz, baldan daha tatlıdır.”[146]

Semûre’den (r.a.) rivayet edildiğine göre, Hz. Peygamber (a.s.m.) şöyle buyurmuştur; “Şüphesiz ki her peygamberin bir havuzu vardır. Her birisi havuzuna gelen insanlar mikdarınca övünürler. Ümid ederim ki ben, gelen insanlar bakımından en fazlası olacağım.”[147]

Resûlüllah’ın (a.s.m.) ümidi işte budur. Her bir kul, O’nun havu­zuna varanlardan olmayı dilemelidir.

Bir yandan başka şeylerle kendisini aldadıp, diğer yandan bu ikrama kavuşmayı temennî etmek abes olacaktır. Zira böyle kişi, sa­dece ümid ettiğini zanneder. Tarladan hasat yapmayı ümid eden kimse tohumu eker, toprağa bakar ve onu sular. Sonra da oturur, Allah’tan ekinini bitirmesini, hasat zamanına kadar felaketleri def’etmesini ümid eder. Çiftçiliği, ziraati, toprak bakımını ve sulamayı terkedip te, Allah’tan o ekinleri ve meyveleri bitirmesini dilemekle, o insan kendisini aldatmış olmaz mı?