Müslümanlar arasında, gerek iman zayıflığı, gerekse kıymetini yeterince kavramamaktan dolayı Sünnet-i Seniyyeye gerçek manada tabi olmayanların veya olamayanların sayısı bir hayli fazladır. Ancak, bir gurup daha vardır ki, geçmişten günümüze kadar Sünnet konusunda kendilerinden beklenen hassasiyetin tam aksi istikamette davranmışlardır. Bazı tarikat erbabı, bilerek veya bilmeyerek sünneti geri plana itme hatasını işlemiştir. Halen de bu tavrı sergileyenler bulunmaktadır. Böyle bir hataya düşülmesinin ardında şu hatalı değerlendirmeler yatmaktadır:
1- Bir takım manevî lezzetlerine aldanarak velâyetin nübüvvete, yani peygamberliğe eşdeğer, hatta daha üstün tutulması. Bazı tarikat ehli, Sünnet-i Seniyyeye tam manasıyla tabi olmamanın bir sonucu olarak, velâyeti nübüvvete tercih ederler. Hal ve hareketlerinde doğrudan Sünnet-i Seniyyeyi değil, bazı velîlerin davranışlarını öncelikle benimserler. Böylelikle velâyet makamını, bir bakıma peygamberlik makamının üzerinde görmüş olurlar.
2- Kendilerince büyük ve erişilmez olarak görülen bir kasım tarikat büyüklerinin, Sünnet-i Seniyyenin hameleleri, taşıyıcıları ve sonraki nesillere aktarıcıları olan Sahabe-i Kirâma eşdeğer, hatta daha üstün tutulması.
3- Yine kendi tarikat ve meşreplerine duydukları aşırı muhabbet ve bağlılığın yönlendirmesiyle, tarikatin âdâb ve kurallarının Sünnet-i Seniyyeden daha değerli görülmesi. Mensubu bulunduğu tarikata olan aşırı bağlılığı sebebiyle, o tarikatın kurallarını ve evradını Sünnet-i Seniyyeye tercih ederler. Dolayısıyla yeri geldiğinde evrâdını terketmemek için sünneti terk, hatta sünnete muhalefet ederler. Bunun sonucu olarak şeriatın kurallarına ve şartlarına bir lakaytlık ve soğukluk gösterirler. Halbuki, İmam-ı Gazalî ve İmam-ı Rabbanî gibi büyük zatların üzerinde ısrarla durdukları gibi, birtek Sünnet-i Seniyyeye bağlı olmakla elde edilen manevî kazanç, belki tarikatin yüzlerce âdâbından ve husûsî olarak yerine getirilen nâfile ibadetlerden daha fazla olur. Nasıl bir farz, bin sünnetten daha üstün ise, bir tek Sünnet-i Seniyye binlerce tarikat ve tasavvuf âdâbından daha faziletli ve feyizlidir.[187]
4- Kendi mesleklerine ifrat derecesinde düşkünlük gösteren bazı tarikat erbabının, ilhamı vahiy derecesinde, hatta daha ileri seviyede görmesi. Müfrit bazı tasavvuf ehli kimselerin ilhamı vahiy zannettikleri ve ilhamı vahiy sınıfına koydukları görülmüştür. Halbuki vahyin derecesi son derece yüksek, geniş ve kutsaldır. Buna karşılık ilham o derece sınırlı, sönük ve dardır.
5- Yine tarikatte elde edilen bir takım manevî keşif, kerâmet ve zevklere kapılarak, esas kulluk borcu olan ibadetlerin, İslamın tebliğcisi olan Hz. Peygamber’in (a.s.m.) Sünnet-i Seniyyesinin bir kenara bırakılması.[188] Tarikatın sırrını ve manasını anlayamayan ve tasavvuf ehli olarak geçinen bazı kimseler, istenilmeden elde edilen ve tarikatın birer meyvesi olan kerametleri, zevkleri, feyizleri ve nurları esas gaye olarak ister. Halbuki, dünya bir hizmet yeridir. Ücret yeri değildir. Dünyadayken yaptıkları hizmetlerin ve ibadetlerin ücretini isteyenler ve bekleyenler, bakî, daimî, ebedî meyvelerden mahrum kalacaklardır. Böyleleri bir nevi dünyadayken bekâyı ve sonsuzluğu istemektedirler. Bu yüzden amellerin ahiret yönünü düşünmek istemezler. Adeta, dünya hayatını sevmekle, onda bir nevi ahireti bulmayı arzulamaktadırlar.
6. Hakikat ehli olma özelliğini taşımayan bazı tarikat yolcuları, velâyet makamlarının gölgelerine veya çok sınırlı da olsa numunelerine mazhar oldukları zaman, bu gölgeleri asıllarıyla karıştırırlar. Kendilerini en büyük evliyâdan daha büyük görürler. Hatta daha da ileri giderek, enbiyayı da geride bıraktıklarını zannederler.
Buraya kadar sayılan altı yanlıştan kurtulmanın yegane çaresi, imanın temellerini ve asıllarını esas olarak kabul etmek, bu esaslara uymayan bir takım müşahedelerini dikkate almamaktır.
Bilindiği gibi manevi mertebelerin en yükseği Muhammedî bir kulluktur ve bu mertebeye “Mahbûbiyet Makamı” denir. Muhammedî kulluk ise, bir müslümanın Allah’a olan kulluk görevlerinde, hatta yaşadığı her anında yine Allah’ın en sevgili kulu olan Hz. Muhammed’i (a.s.m.) kendisine rehber edinmesidir. O’nun gibi bir kul olmaya çalışmasıdır.
Kulluğun en önemli sırrı ise Allah’a niyazda bulunmayı, şükretmeyi, günahlarından kaçıp yine O’na sığınmayı, O’nun huzurunda her an huşû içinde olmayı, acizliğini ve fakirliğini hissetmeyi ve insanlardan minnet almamayı gerektirir. Bazı tarikat ehli ise, manevî mertebeler katederken insanların teveccühlerini kazanmayı, övünmeyi tercih ederler. Hatta bazı büyük velîler de bu hataya kendi istekleri dışında ve sınırlı bir süre zarfında düşmüşlerdir. İşte bu esnada sergiledikleri bir takım hallere ve söyledikleri sözlere asla tabi olunmamalıdır.
Bazı tarikat ehli ise, mazhar oldukları keramet gibi bir takım halleri bir ücret olarak kabul eder. Hatta bu gibi İlâhî lütufları bekler vaziyete gelir. Ancak, bu durumun hassasiyetini iyice kavrayan asıl tarikat ehli ise, uhrevî nimetleri dünyada yemek şeklinde yorumladıkları kerametleri istememişlerdir. Böyle bir hale mazhar olduklarında ise, sadece şükretmişlerdir.
Bu konuyla ilgili akla gelebilecek bir soru daha vardır: Sünnet-i Seniyye ve şeriat hükümleri dışında tarikat olabilir mi?
Bu soruya bir yönüyle evet, bir yönüyle de hayır demek mümkündür. Şöyle ki;
Öncelikle Sünnet-i Seniyyeden ve şeriatten ayrı bir yolun ve tarikatın olmadığı gerçeğiyle söze başlayalım. Madem ki, Resûl-ü Ekrem (a.s.m.) Hâtemü’l-Enbiyâ, yani peygamberlerin en sonuncudur. Aynı zamanda bütün insanlık adına İlahî hitâba mazhar olmuştur.[189]
Hz. Peygamber (a.s.m.), Cenâb-ı Hakk’a ulaştaran bütün hak tariklerin, yani yolların birleştiği yolda durur gibidir. Nasıl esas hedef tek ise, o hedefe en kısa ve en güvenli bir şekilde götürecek rehber de tektir. O’nun alabildiğine geniş o büyük caddesinin dışında insanlık için bir hakikat ve kurtuluş yolu olamaz. Bu hakikati anlayan nice büyük şahsiyetler, Sadi-i Şirâzî’nin şu ifadelerinde söylenilen hakikatleri hep bir ağızdan dile getirmişlerdir;
“Ey Sâdî! Muhammed’i (a.s.m.) örnek almadan bir kimsenin selâmet ve safâ yolunu bulması imkansızdır.”
Bu ifadelerin bir benzeri ise şöyledir;
“Küllü’t-turukı mesdûdetün ille’l-minhâce’l-Muhammedî”.
Türkçe olarak ifade etmek gerekirse; “Bütün yollar kapalıdır; ancak Hz. Muhammed’in (a.s.m.) yolu müstesna.”[190]
Diğer yandan şeriat dairesi dışında da bazı özel şartlarla çeşitli yolların bulunabileceğini söylemek gerekir. Bu grup tarikatleri iki kısma ayırabiliriz.
Birinci kısım; Bazı tarikatlerde cezbe ve istiğrak halindeki insanlar şeriate aykırı sayılabilecek bazı haller sergileyebilirler. Bundan da sorumlu sayılmazlar. Çünkü insanda bazı latife ve hisler vardır ki, bunlar sorumluluk ve mükellefiyet altına girmezler. Dolayısıyla, bu latîfelerin hakim olduğu esnada o kimsenin yaptığı şeriate muhalif davranışlarından dolayı bir mes’uliyeti yoktur. Hatta insanda öyle latifeler bulunmaktadır ki, bunlar ne akıl, ne irade, ne de kalbin hakimiyeti altına girmezler. O latifenin hakim olduğu geçici süre içinde şeriatın dışında davranış sergileyen kimse, velî de olsa bu velâyetini kaybetmez, mâzur sayılır.
Ancak bu konuda bir ölçü bulunmaktadır. Şeriat hakikatlerini ve imanî kaideleri inkar, hafife alma, küçümseme gibi tavırlar sergilenmemelidir. Bu haldeki kimsenin, şeriat hükümlerini yerine getirmese de, bu hükümleri hak bilmesi gerekir. Aksi takdirde, içinde bulunduğu hale yenik düşüp de şeriatın sarsılmaz hakikatlerini inkar ve yalanlama konumuna gelir ki, bu hem velâyetten, hem de müslümanlıktan düşmek anlamını taşır.
İkinci kısım; Tarikat ve hakikatin parlak zevklerine kapılıp da, ulaşmakta güçlük çektiği ve hatta ulaşamadığı şeriat hakikatlerinin zevk derecesini önemsiz gören bazı kimseler vardır. Böyleleri, kendilerindeki eksiklikten dolayı şeriati zevksiz ve resmî bir şey olarak değerlendirir, ona karşı lakayt kalırlar. Giderek şeriati meyvenin dışı ve kabuğu olarak düşünüp, bulduğu bir takım hakikatleri öz ve esas olarak değerlendirirler. “Ben bunu buldum; o bana yeter” diyerek şeriatın hükümlerine muhalif hareket ederler. Eğer bir kişi aklı başında olarak ve bilerek bu düşünceye taraftar ise, sahip olduğu manevî makamdan aşağılara düşer. İnkara dalar. Belki, kısmen de olsa şeytana maskara olur.
Daireyi biraz daha genişletecek olursak, bazı özel şartlar altında, görünüşte İslâmiyet dairesi dışında görülenler için de bir kurtuluş ihtimali düşünmek mümkündür. Çünkü bazan, İslâmiyet haricinde bulunan bazı kalp ehli insanların, Cadde-i Ahmediye tabir edilen, bizzat Hz. Peygamber’in (a.s.m.) çizdiği yolda farkında olmaksızın bulundukları gözlenmiştir. Hatta, dünyanın çeşitli yerlerinde öyle insanlara rastlanmıştır ki, Hz. Peygamber’i (a.s.m.) bilmedikleri halde, takip ettikleri yol ve hareket tarzı adeta Sünnet-i Seniyyenin bir kolu mahiyetindedir.[191]