Muhammed Mustafa SAV

Muhammed Mustafa SAV

Muhammed Mustafa SAV
Anasayfa Yazılar Şiirler Kitaplar Fotoğraflar Salavat Nükteleri Hayatı Multimedya e Kitap Linkler Ziyaretçi English

b) Tarikat erbabı içinde Sünnete lakayd davrananlar

Müslümanlar arasında, gerek iman zayıflığı, gerekse kıymetini yeterince kavramamaktan dolayı Sünnet-i Seniyyeye gerçek manada tabi olmayanların veya olamayanların sayısı bir hayli fazladır. Ancak, bir gurup daha vardır ki, geçmişten günümüze kadar Sünnet konusunda kendilerinden beklenen hassasiyetin tam aksi istikamette davranmışlardır. Bazı tarikat erbabı, bilerek veya bilmeyerek sünneti geri plana itme hatasını işlemiştir. Halen de bu tavrı sergileyenler bulunmaktadır. Böyle bir hataya düşülmesinin ardında şu hatalı değerlendirmeler yatmaktadır:

1- Bir takım manevî lezzetlerine aldanarak velâyetin nübüvvete, yani peygamberliğe eşdeğer, hatta daha üstün tutulması. Bazı tarikat ehli, Sünnet-i Seniyyeye tam manasıyla tabi olmamanın bir so­nucu olarak, velâyeti nübüvvete tercih ederler. Hal ve hareketlerinde doğrudan Sünnet-i Seniyyeyi değil, bazı velîlerin davranışlarını öncelikle benimserler. Böylelikle velâyet makamını, bir bakıma peygamberlik makamının üzerinde gör­müş olurlar.

2- Kendilerince büyük ve erişilmez olarak görülen bir kasım tarikat büyüklerinin, Sünnet-i Seniyyenin hameleleri, taşıyıcıları ve sonraki nesillere aktarıcıları olan Sahabe-i Kirâma eşdeğer, hatta daha üstün tutulması.

3- Yine kendi tarikat ve meşreplerine duydukları aşırı muhabbet ve bağlılığın yönlendirmesiyle, tarikatin âdâb ve kurallarının Sünnet-i Seniyyeden daha değerli görülmesi. Mensubu bulunduğu tarikata olan aşırı bağlılığı sebebiyle, o tarikatın kural­larını ve evradını Sünnet-i Seniyyeye tercih ederler. Dolayısıyla yeri geldiğinde ev­râdını terket­memek için sünneti terk, hatta sünnete muhalefet ederler. Bunun so­nucu olarak şeriatın kurallarına ve şartlarına bir lakaytlık ve soğukluk gösterirler. Halbuki, İmam-ı Gazalî ve İmam-ı Rabbanî gibi büyük zatların üzerinde ısrarla dur­dukları gibi, birtek Sünnet-i Seniyyeye bağlı olmakla elde edilen manevî kazanç, belki tarikatin yüzlerce âdâbından ve husûsî olarak yerine getirilen nâfile ibadetler­den daha fazla olur. Nasıl bir farz, bin sün­netten daha üstün ise, bir tek Sünnet-i Seniyye binlerce tarikat ve tasavvuf âdâbından daha faziletli ve feyizlidir.[187]

4- Kendi mesleklerine ifrat derecesinde düşkünlük gösteren bazı tarikat erbabının, ilhamı vahiy derecesinde, hatta daha ileri seviyede görmesi. Müfrit bazı tasavvuf ehli kimselerin ilhamı vahiy zannettikleri ve ilhamı vahiy sınıfına koydukları görülmüştür. Halbuki vahyin derecesi son derece yüksek, geniş ve kutsaldır. Buna karşılık ilham o derece sınırlı, sönük ve dardır.

5- Yine tarikatte elde edilen bir takım manevî keşif, kerâmet ve zevklere kapılarak, esas kulluk borcu olan ibadetlerin, İslamın tebliğcisi olan Hz. Peygamber’in (a.s.m.) Sünnet-i Seniyyesinin bir kenara bırakılması.[188] Tarikatın sırrını ve manasını anlayamayan ve tasavvuf ehli olarak geçinen bazı kimseler, istenilmeden elde edilen ve tarikatın birer meyvesi olan kerametleri, zevkleri, feyizleri ve nurları esas gaye olarak ister. Halbuki, dünya bir hizmet yeridir. Ücret yeri de­ğildir. Dünyadayken yaptıkları hizmetlerin ve ibadetlerin ücretini isteyenler ve bekleyen­ler, bakî, daimî, ebedî meyvelerden mahrum kalacaklardır. Böyleleri bir nevi dünyaday­ken bekâyı ve sonsuzluğu istemektedirler. Bu yüzden amellerin ahi­ret yönünü düşün­mek istemezler. Adeta, dünya hayatını sevmekle, onda bir nevi ahireti bulmayı arzula­maktadırlar.

6. Hakikat ehli olma özelliğini taşımayan bazı tarikat yolcuları, velâyet ma­kamları­nın gölgelerine veya çok sınırlı da olsa numunelerine mazhar oldukları zaman, bu gölge­leri asıllarıyla karıştırırlar. Kendilerini en büyük evliyâdan daha büyük görür­ler. Hatta daha da ileri giderek, enbiyayı da geride bıraktıklarını zannederler.

Buraya kadar sayılan altı yanlıştan kurtulmanın yegane çaresi, imanın temel­lerini ve asıllarını esas olarak kabul etmek, bu esaslara uymayan bir takım müşahe­delerini dik­kate almamaktır.

Bilindiği gibi manevi mertebelerin en yükseği Muhammedî bir kulluktur ve bu mertebeye “Mahbûbiyet Makamı” denir. Muhammedî kulluk ise, bir müslüma­nın Allah’a olan kulluk görevlerinde, hatta yaşadığı her anında yine Allah’ın en sevgili kulu olan Hz. Muhammed’i (a.s.m.) kendisine rehber edinmesidir. O’nun gibi bir kul olmaya çalışmasıdır.

Kulluğun en önemli sırrı ise Allah’a niyazda bulunmayı, şükretmeyi, günahların­dan kaçıp yine O’na sığınmayı, O’nun huzurunda her an huşû içinde olmayı, acizliğini ve fakirliğini hissetmeyi ve insanlar­dan minnet almamayı gerektirir. Bazı tarikat ehli ise, manevî mertebeler katederken insanların teveccühlerini kazanmayı, övünmeyi tercih ederler. Hatta bazı büyük velîler de bu hataya kendi istekleri dışında ve sınırlı bir süre zar­fında düşmüşlerdir. İşte bu esnada sergiledikleri bir takım hallere ve söyledikleri sözlere asla tabi olunmamalıdır.

Bazı tarikat ehli ise, mazhar oldukları keramet gibi bir takım halleri bir ücret ola­rak kabul eder. Hatta bu gibi İlâhî lütufları bekler vaziyete gelir. Ancak, bu durumun has­sasiyetini iyice kavrayan asıl tarikat ehli ise, uhrevî nimetleri dünyada yemek şeklinde yo­rumladıkları kerametleri istememişlerdir. Böyle bir hale mazhar olduk­larında ise, sadece şükretmişlerdir.

Bu konuyla ilgili akla gelebilecek bir soru daha vardır: Sünnet-i Seniyye ve şeriat hükümleri dışında tarikat olabilir mi?

Bu soruya bir yönüyle evet, bir yönüyle de hayır demek mümkündür. Şöyle ki;

Öncelikle Sünnet-i Seniyyeden ve şeriatten ayrı bir yolun ve tarikatın olmadığı ger­çeğiyle söze başlayalım. Madem ki, Resûl-ü Ekrem (a.s.m.) Hâtemü’l-Enbiyâ, yani peygam­berlerin en sonuncudur. Aynı zamanda bütün insanlık adına İlahî hitâba mazhar olmuş­tur.[189]

Hz. Peygamber (a.s.m.), Cenâb-ı Hakk’a ulaştaran bütün hak tariklerin, yani yol­ların birleştiği yolda durur gibidir. Nasıl esas hedef tek ise, o hedefe en kısa ve en güvenli bir şekilde götürecek rehber de tektir. O’nun alabildiğine geniş o büyük cad­desinin dışında in­sanlık için bir hakikat ve kurtuluş yolu olamaz. Bu hakikati anla­yan nice büyük şahsiyet­ler, Sadi-i Şirâzî’nin şu ifadelerinde söylenilen hakikatleri hep bir ağızdan dile getirmiş­lerdir;

“Ey Sâdî! Muhammed’i (a.s.m.) örnek almadan bir kimsenin selâmet ve safâ yo­lunu bulması imkansızdır.”

Bu ifadelerin bir benzeri ise şöyledir;

“Küllü’t-turukı mesdûdetün ille’l-minhâce’l-Muhammedî”.

Türkçe olarak ifade etmek gerekirse; “Bütün yollar kapalıdır; ancak Hz. Muhammed’in (a.s.m.) yolu müstesna.”[190]

Diğer yandan şeriat dairesi dışında da bazı özel şartlarla çeşitli yolların buluna­bilece­ğini söylemek gerekir. Bu grup tarikatleri iki kısma ayırabiliriz.

Birinci kısım; Bazı tarikatlerde cezbe ve istiğrak halindeki insanlar şeriate aykırı sayı­labilecek bazı haller sergileyebilirler. Bundan da sorumlu sayılmazlar. Çünkü insanda bazı latife ve hisler vardır ki, bunlar sorumluluk ve mükellefiyet al­tına girmezler. Dolayısıyla, bu latîfelerin hakim olduğu esnada o kimsenin yaptığı şeriate muhalif davranışlarından dolayı bir mes’uliyeti yoktur. Hatta insanda öyle la­tifeler bulunmaktadır ki, bunlar ne akıl, ne irade, ne de kalbin hakimiyeti altına girmezler. O latifenin hakim olduğu geçici süre içinde şeriatın dışında davranış ser­gileyen kimse, velî de olsa bu velâyetini kaybetmez, mâzur sayılır.

Ancak bu konuda bir ölçü bulunmaktadır. Şeriat hakikatlerini ve imanî kaide­leri inkar, hafife alma, küçümseme gibi tavırlar sergilenmemelidir. Bu haldeki kim­senin, şe­riat hükümlerini yerine getirmese de, bu hükümleri hak bilmesi gerekir. Aksi takdirde, içinde bulunduğu hale yenik düşüp de şeriatın sarsılmaz hakikatle­rini inkar ve yalan­lama konumuna gelir ki, bu hem velâyetten, hem de müslüman­lıktan düşmek anlamını taşır.

İkinci kısım; Tarikat ve hakikatin parlak zevklerine kapılıp da, ulaşmakta güç­lük çektiği ve hatta ulaşamadığı şeriat hakikatlerinin zevk derecesini önemsiz gören bazı kimseler vardır. Böyleleri, kendilerindeki eksiklikten dolayı şeriati zevksiz ve resmî bir şey olarak değerlendirir, ona karşı lakayt kalırlar. Giderek şeriati meyvenin dışı ve kabuğu olarak düşünüp, bulduğu bir takım hakikatleri öz ve esas olarak de­ğerlendirirler. “Ben bunu buldum; o bana yeter” diyerek şeriatın hükümlerine mu­halif hareket ederler. Eğer bir kişi aklı başında olarak ve bilerek bu düşünceye taraftar ise, sahip olduğu manevî ma­kamdan aşağılara düşer. İnkara dalar. Belki, kısmen de olsa şeytana maskara olur.

Daireyi biraz daha genişletecek olursak, bazı özel şartlar altında, görünüşte İslâmiyet dairesi dışında görülenler için de bir kurtuluş ihtimali düşünmek müm­kündür. Çünkü bazan, İslâmiyet haricinde bulunan bazı kalp ehli insanların, Cadde-i Ahmediye tabir edi­len, bizzat Hz. Peygamber’in (a.s.m.) çizdiği yolda farkında olmaksızın bulundukları göz­lenmiştir. Hatta, dünyanın çeşitli yerlerinde öyle insan­lara rastlanmıştır ki, Hz. Peygamber’i (a.s.m.) bilmedikleri halde, takip ettikleri yol ve hareket tarzı adeta Sünnet-i Seniyyenin bir kolu mahiyetindedir.[191]