Muhammed Mustafa SAV

Muhammed Mustafa SAV

Muhammed Mustafa SAV
Anasayfa Yazılar Şiirler Kitaplar Fotoğraflar Salavat Nükteleri Hayatı Multimedya e Kitap Linkler Ziyaretçi English

d) Yaşadığımız asırda Sünnete bağlılık daha önemlidir

Hz. Peygamber (a.s.m.) buyurmuştur ki:

“Ümmetin fesadı zamanında kim benim sünnetime sımsıkı sarılırsa, yüz şehidin sevabını kazanır.”[148]

Bu hadis-i şeriften de anlaşılacağı üzere Sünnet-i Seniyyeye tabi olmak, basit de olsa onun herhangi bir kuralına uymak hakikaten çok kıymetlidir. Özellikle İslamiyetin özüne aykırı bir takım uygulamaların, yani bid’atların ortalığı adeta istila ettiği bir ortamda sergilenen bir bağlılık, hatta Sünnetin en küçük bir adabını ve kuralını yerine getirmek, ileri seviyede bir takvayı ve güçlü bir imanı gerektireceğinden, daha bir önemli konumdadır. Zira bu en küçük uygulama, böylesi bir ortamda otomatikman zihinlere Resûl-ü Ekrem’i (a.s.m.) getirecektir. Böyle bir hatırlama ise, insan zihnini doğrudan doğruya İlahî emirlerle yüzyüze getirecektir. Dolayısıyla basit ve sıradan, ama Sünnet dairesinde olan bir davranış sevap-günah kavramlarını gündeme getirecektir. Sünnetin küçük bir adabına riayet eden, bu hassasiyeti gösteren bir kimse ise Allah’ın emirlerine ve yasaklarına daha fazla dikkat edecektir.

Bu tarz bir niyet ve bu niyetin ortaya çıkardığı davranış ise ibadet seviyesine çıkacaktır. İbadetin kazancı ise sevaptır.

Örneğin yemek yerken, su içerken Sünnet çerçevesinde davranan bir kimse, bu hareketi esnasında Resûl-ü Ekrem’e (a.s.m.) tabi olduğunu düşünür. Bu düşünceden hareketle o basit gibi görünen davranışı İslamiyetin bir parçası olarak değerlendirir. Bu noktadan hareketle bir adım ilerisine geçerek, dinin gerçek sahibi olan Cenab-ı Hakka kalben yönelir. Yaptığı davranış bir yandan ibadet mertebesine çıkarken, diğer yandan kalben huzur bulur.

İşte bu sırra binaen, Sünnet-i Seniyyeye uymayı kendine âdet edinen kimse, âdetlerini ibadete çevirir. Bütün ömrünü meyvedar bir ağaç misali bol sevaplı ve huzur dolu olarak geçirir.[149]

 

e) Sünnet, en güzel edeptir

Sünnet-i Seniyye bir edep hazinesidir. Hiç bir meselesi, hiç bir yönü yoktur ki, içinde bir nur, bir edep yumağı bulunmasın. Bu gerçeği ifade için Resûl-ü Ekrem (a.s.m.) şöyle ferman etmiştir:

“Rabbim bana edebi güzel bir surette ihsan etti, edeplendirdi.”[150]

Hakikaten Hz. Peygamber’in (a.s.m.) hayatını inceden inceye tedkik eden vicdan sahibi herkes görür ki, edebin bütün türlerini Cenab-ı Hak, Habibinde biraraya getirmiştir. Dost ve düşmanlarının ittifakıyla en güzel ahlaki özellikler onun şahsında, hem de en yüksek seviyede sergilenmiştir. O büyük Zâtın (a.s.m.) dört yaşından kırk yaşına kadar geçirmiş olduğu çocukluk ve gençlik devresinde bir hilesi, hir hıyaneti görülmemiş, bir yalanı işitilmemiştir. Eğer o Zâtın yaratılışında, tabiatinde bir fenalık, bir kötülük hissi ve meyli bulunsaydı, mutlaka, özellikle gençlik saikasıyla dışarıya vururdu. Halbuki, başta gençlik olmak üzere bütün hayatı boyunca mükemmel bir istikametle, metanetle, iffetle ve haysiyetle yaşamıştır. Düşmanları bile onda hileye işaret eden herhangi bir halini görmemişlerdir.

Diğer yandan, genel olarak her insanda görüldüğü üzere, ömürde kırk yaşına ulaşıldığında iyi veya kötü yönde ahlak ve karakter artık oturmuş olur. Bu döneme kadar elde edilen iye veya kötü hasletler büyük ölçüde terkedilmez bir hal alır. Hz. Peygamber’in (a.s.m.) hayatının bu önemli dönemine kadar bütün hayatı boyunca sergilediği güzel ahlak yüzünden kendisine “Muhammedü’l-Emîn” lakabı verildiği düşünülürse, peygamberlik görevi verildikten sonra bu temel özelliğinin daha da köklü bir hal aldığı rahatlıkla anlaşılır.[151]

Nasıl bütün varlıklar içinde en üst seviyeyi canlılar alemi, bütün canlılar alemi içinde en seçkin mertebeyi şuur sahibi insanlar, insanlar içinde en kıymetli mertebeyi hakiki insan olma şerefine nail olanlar elde etmişlerse, bu hakiki insanlar içinde de en mükemmel derece ve en üzt zirve Mirac-ı Azîm ile Kâb-ı kavseyn’e kadar çıkan Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmdır.[152]

Hz. Peygamber’de müşahede edilen bu yüce ahlak, Kur’an’dan sonra gösterdiği en büyük mucize olarak değerlendirilmiştir. Çünkü bu yönüyle Resûl-ü Ekrem’de (a.s.m.) her bir güzel haslet en yüksek tabakada gerçekleşmiştir. Bu ise doğrudan İlahî İradenin ve terbiyenin bir neticesidir.[153]

İşte bu gerçekler gözönüne alındığında, Sünnet-i Seniyyeyi terkeden bir kimsenin dolayısıyla edebi ve güzel ahlakı da terkettiği gayet aşikardır.[154]

f) Sünnet, Kur’an’ın sözlü ve uygulamalı tefsiridir

 

Sünnet, bünyesinde kapsamış olduğu Hz. Peygamber’in (a.s.m.) söz, fiil, onay ve sıfatlarıyla müslüman bir toplumun bütün katmanları için çok önemli bir temel teşkil etmektedir. Bir diğer ifadeyle, Kur’an’daki yer alan hükümlerin uygulaması olma cihetiyle, Kur’an’ın hayata aksetmiş şeklidir. Bu açıdan Kur’an ve sünnet birbirinden ayrılmaz parçalardır.

Kur’an-ı Kerim genel kaideler, külli prensipler koyar. Genel bir çerçeve çizer. Sünnet ise, Kur’an-ı Kerimin özet olarak ifade ettiği hükümlerin ayrıntısına girer. Gizli kalmış yönlerini açıklar ve yönlendirme açısından uygulamalı örnekler ortaya koyar.

Yani Kur’an anayasa konumunda, sünnet ise onu açıklayıp yorumlayan kanun ve yönetmelikler durumundadır.

Hatta sünnet, sadece toplum hayatındaki uyulacak kurallara ilişkin değil, Allah’a, meleklerine, kitaplarına, resullerine, ahiret gününe, kadere imanın hem açıklaması, hem de hayattaki uygulamalarıyla ilgili önemli işaretler vermektedir. Bir diğer ifadeyle sünnet, insanların hayatını sadece dünya hayatı açısından değil, ahiret hayatı açısından da yönlendirme ve şekillendirme özelliğine sahiptir. Bu bağlamda, mükelleflerin ölümünden sonra kabirlerinde karşılaşacakları sorgudan itibaren, ahiret hayatında karşılaşılacak nimetler veya azaplar, yeniden diriliş sonrası yaşanacak muazzam hadiseler, hesaba çekilme, amel defterlerinin açılıp mizanın kurulması, imtihanı alınlarının akıyla verenlere Cennetin bağışlanması, isyan edenlere ise Cehennemde her türlü azabın tattırılması ve daha bir çok ayrıntı sünnette gizlidir.

Sünnette, namaz, zekat, oruç ve hac gibi dini uygulamaların özünü temsil eden dört büyük ibadetin ayrıntısını da bulmaktayız. Örneğin namaz gibi farz bir ibadete baktığımız zaman, sünnetin onunla ilgili pek çok hadisi ihtiva ettiğini görürüz. Namaz öncesi yapılacak olan taharet, abdest, gusül, teyemmüm, mestler üzerine meshetmek vb. bir çok husustan namazın beraberindeki ezan, kâmet, cemaat ve imamlık, namaz vakitleri, rekat sayıları, uygulamanın nasıl olacağı, rükünleri, sünnetleri, onu bozan şeyler, kuşluk namazı gibi müekked olmayan sünnet türlerinin açıklanması, cemaatla kılınmasıyla kılınmaması arasındaki fark, bayram namazları, güneş ve ay tutulması esnasında kılınan hüsuf ve küsuf namazları, yağmur duasında kılınan namaz, istihare namazı vb. bir çok namazla ilgili ayrıntı hep sünnette gizlidir.

Aynı durum zekat, hac ve oruç ibadetleri için de geçerlidir. Bunlara bir de zikirler, dualar ve Kur’an tilâveti (okuması) ile ilgili olanları da eklersek, sünnetin dinimizdeki yerinin hangi boyutlarda olduğu anlaşılacaktır.

Diğer yandan Kur’an’ın insanlardan istediği Rabbanî ahlakla ahlaklanma konusunda Resûlüllahın muazzam bir örnek teşkil ettiğini tekrar belirtelim. Allah-u Teâlayı sevme, O’na yönelme, O’na tevekkül etme, O’na karşı ihlas, rahmetini umma, azabından korkma, hükmüne rıza gösterme, çeşitli musibetlerle imtihan edildiğinde sabretme, nimetlerine şükretme, Allah için sevip Allah için buğzetme, O’nun dostlarını dost, düşmanlerini düşman edinme, haramlardan el çekme, ecrini insanlardan değil Allah’tan bekleme.... İşte bütün bu eşsiz özellikler en ileri boyutlarıyla sünnette uygulamalı olarak gösterilmiştir.[155]

Sonuç olarak, Kur’an-sünnet ilişkisiyle ilgili önemli noktaları gruplar halinde şöyle ele alabiliriz:

1- Bazı durumlarda sünnet, Kur’an’ın getirdiği hükümleri destekleyip pekiştirir. Mesela, anne-babaya iyilik etmeye çağırıp, onlara karşı gelmekten sakındıran akraba ilişkilerini sürdürmeye çağırıp, ilişkileri koparmaktan sakındıran sözlü sünnet ifadeleri, yani hadis-i şerifler bunun en açık göstergesidir. Zira, bunlar daha ziyade Kur’an’ın getirdiği hükümleri onaylayıp pekiştirme fonksiyonuna sahiptirler.

2- Sünnet, çeşitli açılardan Kur’an’ı açıklar. İlmi tabirlerle aktarmak gerekirse, sünnet ya Kur’an’daki mücmeli tafsîl, ya umumu tahsis, ya da mutlakı takyid şeklinde kendisini gösterebilir. Bir başka ifadeyle, ya özet bir şekilde ifade edilen hükümleri daha ayrıntılı olarak takdim eder, ya genel hükümler içeren bir konuyu daraltarak, belirli noktalara yönlendirir, ya da geniş kapsamlı bir hükmü sınırlandırır. Örneğin, Kur’an’daki “Namazı dosdoğru kılınız” hükmü çok geneldir. Namaz nasıl, ne zaman, hangi şartlarda kılınır? Bu ve benzeri daha bir çok sorunun cevabını sadece bu genel hükümden hareketle bulmak çok güçtür. İşte, bu genel hükmü sünnet sınırlamakta, yol ve yöntemi göstermektedir.

3- Sünnet bazı durumlarda Kur’an’ın kabul veya reddetmediği, ya da herhangi bir hüküm getirmediği konularda yeni hükümler getirmiştir. Örneğin, “Hayızlı kadınlar orucu kaza eder ama namazı kaza etmez”[156] hadis-i şerifi bunun en çarpıcı örneklerindendir.[157]