Cenab-ı Hak, kendisine yöneltilecek sevgi yolunun en güvenli ve en kestirme olanını bizlere şöyle gösterir;
“De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız, bana uyun ki Allah da sizi sevsin.”[115]
Bediüzzaman, bu ayeti kısaca şöyle meallendirir;
“Şu ayet diyor ki: Allah’a (celle celâlühû) imanınız varsa, elbette Allah’ı seveceksiniz. Madem Allah’ı seversiniz, Allah’ın sevdiği tarzı yapacaksınız. Ve o sevdiği tarz ise: Allah’ın sevdiği zâta benzemelisiniz. Ona benzemek ise, ona ittibâ etmektir. Ne vakit ona ittibâ etseniz, Allah da sizi sevecak. Zaten siz Allah’ı seversiniz, tâ ki Allah da sizi sevsin.”[116]
Bu ayette mantıkta kullanılan ve en kuvvetli ve kesin olarak kabul edilen bir kıyas metodu hemen kendini göstermektedir. Bu metoda mantık ilminde “Kıyas-ı İstisnâî” denilmektedir. Şöyle ki;
“Güneş çıkarsa gündüz olur” cümlesini ele alalım. Bu hükümden hareketle, eğer “güneş çıktı” denilmişse anlaşılır ki, “şimdi gündüzdür.” Tam tersi olarak “güneş yok” denilmişse, peşinden hemen “gündüz değil” hükmü verilecektir.
Aynı metod, biraz önce de ifade ettiğimiz gibi, mezkur ayette de bulunmaktadır. Bu açıdan bakıldığında, ayet bizlere adeta şöyle seslenir:
Eğer Allah’a muhabbetiniz varsa, Onun habibi, yani en sevgili kulu olan Hz. Muhammed’e (a.s.m.) tabi olmanız şarttır. Eğer tabi olmuyorsanız, bu demek oluyor ki sizin Allah’a muhabbetiniz yoktur. O halde ne ölçüde Habibullah’a uyarsanız, o ölçüde Allah’ı seviyorsunuz demektir.[117]
Demek oluyor ki, bir insan için en mühim ve en yüce maksat, aslında Cenab-ı Hakkın muhabbetine mazhar olabilmektir. Yukarıda mealini verdiğimiz ayete göre bu yüce hedefe ulaşmanın yolu ise, Habibullah’a yani onun Sünnet-i Seniyyesine ittibâ olarak gösterilmektedir.[118]
Sevgi yerine iman cihetinden de aynı bağlantı kurulabilir. Çünkü Allah’a iman eden kimse, elbette Ona itaat edecektir. Ona itaat yolları içinde en makbulü, en istikametlisi, en kısası ve en güvenlisi hiç şüphesiz Habibullah’ın gösterdiği ve bizzat takip ettiği yoldur.
Allah sevgisinin Hz. Peygamber (a.s.m.) ile bağlantılandırılmasının bir diğer yönü ise, Efendimizin “Allah’ın en sevgili kulu yani Habibullah” olmasıdır.
Konuya yine belli bir mantık örgüsü içinde yaklaşacak olursak; Gözümüzün gönünde duran kainata bakıldığında, başta üzerinde yaşadığımız dünya olmak üzere, bütün alem nimetlerle dolu bir ambarı andırmaktadır. Sınırsız bir cömertliğe ve zenginliğe sahip olduğunu bu açıdan da bizlere gösteren Cenab-ı Allah, öncelikle şuur sahibi olan bizleri, bunca nimete karşı şükre davet eder gibidir. Dünyanın dört bir yanını sayısız nimetlerle donatması, bizlere şükrün gerekliliğinin en açık göstergesidir. Kaldı ki, gönderdiği dinler vasıtasıyla bu şükrün gerekliliğini bizlere açıkka bildirmiştir. Böyle bir İlahî emir olmasa dahi bizler mantık yoluyla eşsiz nimetlere karşı şükür vazifesi içinde olduğumuzu anlamamız zaruri idi, ki bunu anlamak gayet kolaydır.
Kainatı bunca nimet ve tarif edilmez güzelliklerle ve sanat eserleriyle donatan Allah-u Teâlâ’nın, şuur sahibi insanlar arasından, diğerlerini temsilen bir elçi ve temsilci seçmesi de gayet normaldir. Ta ki, seçilen bu elçi kendisine muhatap olsun, kullarına karşı bir tebliğci, tercüman ve örnek olsun. Seçilen o elçinin her yönüyle mükemmel bir kul olduğu, dolayısıyla Cenab-ı Hakk’ın eşsiz muhabbetini ve yakınlığını kazandığı aklen gerekli bir neticedir. Kulları içinde en çok sevgisine mazhar olan bir elçisine benzeyen veya en azından benzemeye çalışan kullarına sevgi muhabbetinin artması da yine aklen kolaylıkla varılabilecek sonuçtur.[119]
Konuya bir başka açıdan daha yaklaşacak olursak önümüze üç önemli noktanın çıktığını görürüz;
BİRİNCİ NOKTA: İnsanlar, yaratılışlarından kaynaklanan bir özellikle, güzel, mükemmel ve erişilmez olan her şeye karşı müthiş bir sevgi ve muhabbet besler. En dar dairede de, en geniş dairede de bu özelliği her an kendisini gösterir. Hatta, karşılaştığı güzelliğin ve mükemmelliğin derecesi arttıkça, o şeye karşı duyulan sevginin derecesi ve şiddeti de artar. Küçük bir çiçekteki güzelliğe duyduğu hayranlıkla, bütün kainatta gizli sayısız güzelliklere duyduğu sevgi elbette bir değildir.
Sevgi ve muhabbetin kaynağı ise insanın kalbidir. İnsandaki bu küçücük merkez, küçüklüğüne ters orantılı olarak, bütün kainatı sevecek, bütün kainattaki güzelliklere aşk derecesinde muhabbet duyacak kadar geniştir. Nasıl hafıza yeteneğiyle, binlerce kitabı barındıran bir kütüphaneyi ve bilgiyi elde edebiliyorsa, kalbindeki sevgi kabiliyeti sayesinde bütün alemi kuşatan bir aşkı içinde barındırabilir.
Kainat genişliğinde bir aşkı kuşatabilecek bir kalbe sahip insan, bu yeteneği ile bir adım daha ileri giderek, kainat sahibi ve yaratıcısına karşı eşsiz ve sınırsız bir muhabbeti de kalbinde barındırabilir. Zira Cenab-ı Hak, aslında kalbe o yeteneği de vermiştir. Çünkü insanın asıl görevi Allah’a kulluk olduğuna göre, bu kulluğun özü ve ruhu olan Muhabbetullah’ı, yani Allah sevgisi ve aşkını elde etmeye elverişli yaratılmış olması gereklidir. Zaten öyledir de.
Kainatta sergilediği eşsiz güzellik ve mükemmelliklerle asıl kendisine, kendi Cemâl ve Kemâline nazarları çevirmek isteyen Cenab-ı Hak, bir bakıma alemdeki güzellikleri birer işaret taşı olarak yaratmıştır. Ve insan, fıtratından kaynaklanan özellikle nazıl alemdeki güzelliklere karşı hayranlık ve bağlılık besliyorsa, o güzelliklerin asıl kaynağı olan Cenab-ı Hakka sınırsız bir bağlılık ve hayranlık besleyecektir.
İnsanda bulunan bu temel özelliğin bir benzeri de, kendisine karşı yapılan iyiliklere ve ikramlara karşı büyük düşkünlük göstermesidir. En küçük bir iyiliğe karşı dahi adeta köle olur derecede bir bağlılık hissi insanlarda çokça görülür. Aynı bakış açısıyla konuya yaklaştığımızda, yine kainatın insanlara yönelik sayısız nimetlerle, ikramlarla ve hediyelerle dolu olduğunu görürüz. Cansız ve şuursuz maddeler, elemetler ve sebepler böyle bir ikramı kendi irade ve istekleriyle yapamayacaklarına göre, bunca hediye ve ikram, görünmeyen ama her şeyin sahibi olan yüce bir el tarafından verilmektedir. İşte, en basit bir hediye ve ikrama karşı büyük düşkünlük gösteren insanoğlu, sonsuz cömertliğe, ikrama ve zenginliğe sahip olan Allah-u Teâlâya sonsuz bir muhabbet beslemesi gerekir. Zaten, bu muhabbeti besleyecek kapasite ve kabiliyete sahiptir insan.
Olaya bir de tersden bakacak olursak; Cenab-ı Hakk’ın güzelliklerine hayranlık ve muhabbet besleyecek özellikte yaratılan insanın, şu alemdeki güzelliklere duyduğu sevgi, asıl sevgi kaynağının birer damlacığı hükmündedir. Cenab-ı Hakk’ın ikram ve hediyelerine meftun ve muhtaç olan, bu yüzden de yaratıcısına sevgi ve bağlılık hissiyle dolacak bir özelliğe sahip bulunan insanın, yine şu alemdeki bir takım nimetlere, ikramlara düşkünlük göstermesi, asıl muhabbetin birer küçük parıltıcığıdır.
İKİNCİ NOKTA: Muhabbetullahın, yani Allah sevgisinin Sünnet-i Seniyyeye tabi olmayı gerektirdiğini çeşitli defalar ifade etmiştik. Bu hükmü anlayabilmek aslında son derece kolaydır. Çünkü Allah’ı seven bir kimse, elbette Onun hoşnut olduğu, istediği davranışları sergileyecektir. Onun hoşnut olduğu, razı olduğu davranış, hal ve hareketleri en mükemmel derecede sergileyen tek insan ise Resûl-ü Ekrem’dir (a.s.m.). Ona benzemekle veya benzediği ölçüde insan, Allah’ın sevgisine nail olur; ayrıca kendi sevgisini de bu şekilde göstermiş olur. Hz. Peygamber’e (a.s.m.) hareket ve fiillerde benzemek ise iki cihetle gerçekleşir;
Birincisi, Cenab-ı Hakk’ı sevmek cihetinde benzemektir. Bunun için bizlere düşen görev, Resûlüllah’ın Rabb-i Kerim’i nasıl sevdiğini ve bu sevgisini nasıl ortaya koyduğunu taklid etmektir.
İkincisi, Cenab-ı Hakkın sayısız nimetlerine, ikramlarına ve ihsanlarına en önemli bir vesile olması açısından, Resûlüllah’a büyük bir muhabbet ve hürmet besleyip bağlanmaktır. Bir insan gerçekten sevdiği, muhabbet beslediği bir şahsa elbette benzemeye çalışacaktır. Hz. Peygamber’e benzemek ise, ancak onun Sünnet-i Seniyyesine tabi olmakla gerçekleşir.
ÜÇÜNCÜ NOKTA: Cenab-ı Hak, başta insanlar olmak üzere bütün varlıkları eşsiz bir sevgiyle sevdiğini yarattığı her şeyle göstermiştir. Yarattığı her bir güzellik, akıl almaz mükemlellikteki sanat eserleri ve harikulâde mucize işlerle bu İlahî sevgi bütün alemi kuşatmıştır. Böylesi eşsiz ve benzersiz bir muhabbete elbette muhabbetle mukabele etmek gerekir. Bu İlâhî muhabbete muhabbetle karşılık veren özellikle şuur sahibi varlıkları Allah, herşeyden daha fazla sevecektir. Bu kullarını öylesine sever ki, bu kez o sevgisini, kendisini seven kullarına ebedî saadet hayatını vererek, Cenneti yaratarak gösterir. Dolayısıyla değil sadece dünya hayatı, ebedî hayat mekanı olan Cennet dahi İlahî sevginin bir mahsûlüdür.[120]
Meseleye bir de Cenab-ı Hak tarafından yaklaşacak olursak:
Allah-u Teâlâ eşsiz, sınırsız ve mükemmel sıfatlara sahiptir. Dolayısıyla, Yüce Yaratıcımızın kendisine ait kemâl sıfatlarını aksettiren, yansıtan bütün varlıkları sevmesi, hem de çok sevmesi çok rahat anlaşılır. Bu açıdan, örneğin bir tek çiçekte tecelli eden, kendisini gösteren İlahî güzellikler ve isimlerin tecellisini, bu küçün varlığa olan İlahî muhabbetin bir tezahürü olarak değerlendirebiliriz. Nasıl bir çiçekte tecelli eden İlahi güzellikler İlahi muhabbetin birer tezahürü ise, İlahî cemalin ve güzelliğin en zirve naktada tecelli ettiği Seyyidü’l-Mürselîn (bütün peygamberlerin efendisi) ve Sultânü’l-Evliyâ (bütün velîlerin sultanı) olan Habib-i Ekremin bu İlahî muhabbete ne derece nail olduğu rahatlıkla anlaşılabilir. O halde, Allah-u teala kendi cemâlini sevmesiyle, o cemâlin ve güzelliğin aynası olan Habibini çok sevmektedir. Kendi güzel isimlerini sevmesiyle, o İlahî isimlerin en geniş çaplı mazharı olan Habbini ve onun yakınlarını da sever. Kendine ait bütün san’atlarını sevmesiyle, o san’atın dellâlı ve teşhircisi olan Habibini ve ona benzeyenleri de sever. Bütün san’at eserlerini sevmesiyle, o eserleri görüp, tefekkür edip “Maşaallah, bârekallah, ne kadar güzel san’at eserleri” diyerek takdir eden o Habibini ve onun ardından gidenleri de sever. Yarattığı bütün varlıklardaki güzellikleri sevmesiyle, her türlü maddi ve manevî güzellikleri, suret ve siret güzelliğini üzerinde barındıran Habib-i Ekremini ve ona tabi olan insanları da sever.[121]
Demek, Cenab-ı Hakk’ın rahmeti nasıl bütün alemi kuşatmışsa, muhabbeti ve sevgisi de bütün kainatı ihata etmiştir. İlahi muhabbete mazhar olan sayısız varlıklar içindeki en yüksek makam ise Hz. Muhammed’e (a.s.m.) mahsustur ki, bu yüzden ona “Habîbullah” lakabı verilmiştir.[122]
İşte böylesine iç-içe geçmiş sevgilerin kapısını aralamanın yegane çaresi, bizzat ayet-i kerimede ifade edildiği üzere Resûl-ü Ekrem’in Sünnet-i Seniyyesine tabi olmaktır.
Sonuç olarak yine deriz ki; Muhabbetullaha, yani Allah sevgisine vâsıl olabilmek, Onun en çok sevdiği Resûlünün Sünnet-i Seniyyesine tabi olmaya gerektirir.