Muhammed Mustafa SAV

Muhammed Mustafa SAV

Muhammed Mustafa SAV
Anasayfa Yazılar Şiirler Kitaplar Fotoğraflar Salavat Nükteleri Hayatı Multimedya e Kitap Linkler Ziyaretçi English

b) Kaynak olma açısından Sünnet ve kısımları

Sünnet-i Seniyyenin kaynakları üç tanedir; Sözleri, fiilleri ve takrirleri.

1-Sözleri: Hz. Peygamber’in (a.s.m.) değişik münasebetlerle ve değişik amaçlarla söylemiş olduğu sözlerine kavlî sünnet denir. Genel olarak “hadis” ifadesiyle kasdedilen kavlî sünnettir. Bu itibarla sözlü sünnet ile hadis kelimesi aynı manaları ifade eder. Ancak, Hz. Peygamber’in (a.s.m.) sözleri eğer vahye dayanıyorsa dini açıdan kaynak olma özelliğini taşır.

Diğerlerine oranla en büyük ağırlık sözlü sünnete aittir. Gerek müslümanların yönlendirilmesi açısından, gerekse bağlayıcı hüküm koyma açısından bu grup önde gelir. Hatta bu özellik bizzat Cenab-ı Hak tarafından verilen önemli bir hususiyeti sergilemektedir; Resûlüllah’ın “cevâmiü’l-kelîm” oluşu, yani az lafızla çok derin manalar ifade eden özlü sözler söyleyebilme yönü.

2- Fiilleri: İkinci grupta ise Hz. Nebî’nin (a.s.m.) fiilleri yeralmaktadır. Yani Onun dinî ve dünyevî hayatındaki pratik uygulamaları, bütün müslümanlar için örneklik teşkil eder. Onun ev içindeki hayatından, devlet başkanları ve elçileriyle görüşmelerine kadar her şey hadisler vasıtasıyla günümüze kadar nakledilmiştir.

Tarihte öyle meşhur insanlar yaşamışlardır ki, özel hayatları pek bilinmez. Hatta bu durum, bizzat o kimselerin özel gayretlerinin bir sonucu olarak gizli kalmıştır. Zira bu şahsiyetler kendi özel hayatlarında, ancak çok yakınlarının bilebildiği bazı kusurları ve hataları olmasından dolayı, bir takım yönlerinin gizli kalmasını istemişlerdir. Halbuki Resulüllah (a.s.m.) gerek hanımlarından, gerekse ashabından herhangi birisinin, gördüğü veya işittiği bir şeyi diğer insanlara nakletmesine engel olmamıştır. Bu sebepledir ki, yeme-içmesinden eşleriyle özel durumlarına, giyim-kuşamından hal ve tavırlarına, insanlarla diyaloğundan savaşlarına varıncaya kadar bütün hayatı tüm ayrıntılarına varıncaya kadar müslümanlar tarafından öğrenilmiştir. Zira O, hayatın sadece belli alanlarında değil, iğneden-ipliğe kadar bütün alanlarda insanlığa örnek bir şahsiyettir.

Hz. Peygamber’in fiillerinden bir kısmı ise, âdetlerden kaynaklarmaktadır. Sarık sarması, onu omuzları arasına uzatması gibi.[83] Fiillerinden bir kısmı ise, kurbet cihetiyle, yani Allah’a yakınlaşma açısından değer taşır. Namazdaki, hacc ve umre ibadetlerindeki fiilleri, Onun zikir ve duaları gibi.[84]

Resûlüllah’ın (a.s.m.) fiilellerine, Onun terkettiği şeyler de girmektedir. Zira terk, kişinin iradeli olarak bir fiilden el çekmesidir. Buna göre, Hz. Nebî’nin (a.s.m.) bir işi terketmesi de Sünnet kapsamı içinde yer alır. Bu yüzden İslam alimleri, “Nebî’nin (a.s.m.) yaptığı da Sünnettir, terkettiği de Sünnettir”[85] demişlerdir.

İşte, Hz. Ömer, Kur’an’ın ilk defa mushaf şeklinde biraraya getirilmesini istediğinde, ‘Resûlüllah’ın (a.s.m.) yapmadığı bir işi ben nasıl yaparım?”[86] diyerek Hz. Ebu Bekir’i duraklatan husus budur.

Hz. Câbir (r.a.) der ki;

“Resûlüllah (a.s.m.), cuma günü vaazı uzatmazdı.”[87]

Hz. Abdullah b. Amr (r.a.) şöyle haber verir;

“Resûlüllah (a.s.m.) yaslanarak yemezdi.”[88]

Bu ve benzeri örneklerden de anlaşılacağı üzere Sahabe, Hz. Peygamber’in (a.s.m.) fiillerini nakletmekte büyük gayret sarfetmelerinin yanısıra, Onun terkettiği şeyleri de aynı titizlik içinde aktarmışlardır.

Hz. Peygamber’in hayatı süresince sergilediği güzel adetlerin müslümanlarca taklid edilmesi, gerek hikmet bakımından, gerek maslahat bakımından, kişisel ve toplumsal hayata büyük faydalar ve kazançlar sağlar. Çünkü onun her bir hareketinde hayati sayılabilecek seviyede bir çok faydalar bulunmaktadır. Daha da ilerisi, tıpkı nafile grubuna giren Sünnetlerde olduğu gibi, uygulayanlara ibadet sevabı kazandırır.

Bediüzzaman bu grupta yeralan Sünnete uygun veya muhalif davrananlar hakkında şu ifadeleri kullanır;

“Bahtiyar odur ki, bu ittibâ-i Sünnette (Sünnete uymada) hissesi ziyade ola. Sünnete ittibâ etmeyen, tembellik ederse hasâret-i azîme (çok büyük bir hüsran), ehemmiyetsiz görürse cinâyet-i azîme (çok büyük bir cinayet), tekzibini işmam eden (yalanlamayı çağrıştıran) tenkid ise dalâlet-i azîmedir (çok büyük bir dalâlettir).”[89]

O halde, bir müslüman sünnete elinden geldiğince tabi olmaya çalışıp, ondan elde edeceği manevî kazanç ve hissesini artırmaya çalışmalıdır. Tembellik sonucu veya sünnetin gerçek değerinden habersiz bir şekilde yaşayarak sünnetten uzaklaşılması halinde, hakikaten bir insanın kaybını ifade etmek çok güçtür. Ahiret cihetiyle düşündüğümüzde bu kayıp belki çok büyük bir hüsranla sonuçlanacaktır. Zira ahirette karşılaşılan bir kayıbın izalesi olmayacaktır. Hatta, belkide pek değer verilmeyen bir sünnete uyma, Mahşer meydanındaki sorguda manevi ibrenin lehimize dönmesine vesile olabilecektir. Aslında her bir müslümanın, sünnet olan her davranışa bu gözle bakması gerekir. Tembelliğin de ötesinde, herhangi bir sünneti önemsiz ve gereksiz görmek adeta bir cinayettir. O hareketi sergileyen Reshulüllah’a karşı bir edepsizliktir. Alemleri övüncü ve efendisi olan bir şahsa karşı işlenen en küçük bir saygısızlığın dahi hangi boyutlarda bir suç olduğu herkesçe takdir edilebilir. Bu tavrın bir adım ötesinde ise, sünnetleri tenkid gelmektedir. Böyle bir insan ya Hz. Peygamber’e (a.s.m.) düşmanlığından, ya kendisini Hz. Peygamber’den daha üstün görmesinden ya da cehaletinden bu derece büyük bir hatayı sergileyebilir. Görüleceği gibi her ne sebeple olursa olsun, gerçekte büyük bir sapıklık ve inkar hemen kendisini gösterir.

Diğer yandan, örnek alınacak bir insan olarak Resûlüllah’ın (a.s.m.) hayatına baktığımız zaman, dost-düşman herkesin tasdik ettiği eşsiz bir ahlaka sahip olduğunu görürüz. Bizim açımızdan en çarpıcı olanı ise, doğrudan Kur’an tarafından yapılan bir tesbittir. “Hiç şüphesiz sen pek büyük bir ahlak üzerindesin”[90] İlahî fermanı bu hakikatin en açık göstergesidir. Diğer yandan Hz. Aişe (r. anha) başta olmak üzere, bir çok Sahabe-i Güzin, Hz. Peygamber’i (a.s.m.) tarif ederlerken, “Hulukuhu’l-Kur’an”[91] yani “Onun ahlakı Kur’an ahlakıdır” demişlerdir.

İşte böyle bir zâtın fiilleri, sözleri ve hallerinin herbirisi insanlığa birer model hükmüne geçmeye layıktır. Hal böyle iken, bir yandan “ben Müslümanım, benim peygamberim Resûlüllahtır” deyip de, onun sünnetine tabi olmayan, ya da gerekli önemi vermeyen insanlar ne kadar büyük zarar içindedirler, azıcık aklı dahi olan anlar.[92]

Hz. Peygamber’in (a.s.m.) insan olarak en belirgin özelliklerinden bir diğeri, hayatı boyunca itidalden, yani orta yollu hareket tarzından asla ayrılmamasıdır. Onun hayatında asla aşırılıklara yer yoktur. Hatta maddi yapı olarak dahi bu belirgin özellik kendini göstermiştir.

Gerek İslamın tebliği esnasında, gerekse kendi özel yaşantısında, “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol”[93] emrine harfiyyen uymuştur. Bu yüzden bütün fiillerinde, sözlerinde ve tavırlarında ifrat ve tefritten bir iz bulunamaz. Örneğin, akıl kuvvesinin iki aşırı ucu olarak değerlendirebileceğimiz ahmaklık veya tam zıt noktadaki cerbezenin yerine, istikamet çizgisini temsil eden “hikmet” özelliği hemen kendisini gösterir. Öfke ile korkaklık duygularının orta çizgisi olan “şeceat”, yani kahramanlık ve cesaret duygusu bütün hayatı boyunca şaşmaz bir özellik olarak görülmüştür. Bu ve benzeri bir çok yönüyle Peygamber efendimiz istikameti ve orta yolu asla terketmemiştir. Öyle ki, yeme-içme gibi en sıradan hareketlerinde dahi bu temel özelliği görmek mümkündür.[94]

3- Takrirleri. Takrirden kastedilen mana, Hz. Peygamber’in (a.s.m.) bir fiili gördüğü veya bir sözü işittiği, ya da bir şeyi bildiği halde, imkanı olmasına rağmen karşı çıkmayıp onaylamasıdır. Elbette, Resulüllah’ın (a.s.m.) batıl olan bir şeyi onaylaması, çirkin bir şey karşısında sessiz kalması imkansızdır. Herhangi bir durumda Onun bu yolla gösterdiği onay, o hususta herhangi bir sakıncanın olmadığını gösterir. Örneğin, sermaye ile işgücünün ortaklığı şeklinde açıklanabilecek mudârebe akdini bu şekilde onaylamıştır. Zira, Sahabe arasında da bunu yapanlar vardı. Ancak Hz. Peygamber (a.s.m.) asla böyle bir uygulamaya karşı çıkmamıştır. Buradan hareketle bütün mezhebler mudârebe akdinin meşru olduğu hususunda ittifak etmişlerdir.[95]

Bazan bu onay susmadan da öte, tebessüm veya sevinç gibi görünümlerle de ortaya çıkmıştır. Örnek vermek gerekirse; çok soğuk bir gece cünüp olduğu halde, gusletmeden teyemmümle yetinerek arkadaşlarına namaz kıldıran Amr İbn’ül-Âs’ı arkadaşları Hz. Peygamber’e (a.s.m.) şikayet ederler. Bunun üzerine bu sahabe kendisini şöyle savunur: “Yüce Allah’ın, ‘Ve kendinizi öldürmeyin. Çünkü Allah, size çok merhametlidir’[96] buyruğunu hatırladım. Buna dayanarak teyemmüm edip, sonra da namaz kıldırdım.” Bu cevap üzerine Hz. Peygamber (a.s.m.) tebessüm eder.[97]

Bazen bu onay, bizzat izin vermekle gerçekleşmiştir. Nitekim, bir defasında Hz. Peygamber (a.s.m.) bir bayram günü Habeşlilerin mescidde mızraklarıyla gösteri yapmalarına izin vermiştir.[98]