Muhammed Mustafa SAV

Muhammed Mustafa SAV

Muhammed Mustafa SAV
Anasayfa Yazılar Şiirler Kitaplar Fotoğraflar Salavat Nükteleri Hayatı Multimedya e Kitap Linkler Ziyaretçi English

4- Sünnetin önemi

a) Sünnete bağlılık İslama bağlılıktır

Her şeyden önce Sünnet-i Seniyye, bu zamanın insanı için, şeytanın amansız saldırılarına, günlük hayatta karşılaşılan her türlü kötülük ve günahlardan korunmaya yarayan bir siper[99], sığınacağımız bir kale[100] hükmündedir. Çünkü, şeytanla insanın mücadelesi nasıl ilk insandan itibaren başlamış ve halen devam ediyorsa, bir çok insan maalesef şeytanla olan mücadelesini ya daha işin başında veya fazla mukavemet göstermeden kaybediyorsa, bizlerin de her an bu ezelî düşmanımıza karşı her an yenik düşmemiz mümkündür. Ancak, sağlam silahlarla ona karşı koyarsak, kendimize sağlam ve güvenilir sığınaklar bulursak durum farklı olur. İşte, insanlığın bu büyük düşmanna karşı mücadelede en emin sığınağı, siperi ve kalesi sünnetlerdir, hayatı sünnetlerle donatmaktır.

İns ve cin şeytanlarının müslümanların kalplerinde açtıkları manevi yaraları iyileştirecek en şifalı ilaç yine Sünnet-i Seniyyedir.[101] Çünkü, işlenilen her bir günah, imani konularda kafamızda yer eden her bir şüphe, kalp ve ruhumuzda derin yaralar açar. Bizim bu yaralarımız, pek uzun olan ebedî hayatımızı tehdit etmektedir. Günahlardan gelen manevî yaralar ve bu yaralardan doğan bazı şüpheler zamanla -Allah korusun- imanın mahalli ve yeri olan kalbin içine bir kurt gibi işler. Kalbi kap kara siyahlatır; tâ ki iman nurunu tamamen söndürünceye kadar devam eder.[102] İşte, böyle elim hallerin, ağır manevî hastalıkların en etkili ilacı Sünnet-i Seniyyedir.

Sünnet-i Seniyye bir yıldızdır; kalpteki imanı zedeleyen her türlü vesvese, vehim ve şüphe karanlığı içinde bir çıkış yolu arayan insanlara bir aydınlık, bir ışık kaynağıdır.

Her bir Sünnet, zifiri karanlık dalâlet ve inançsızlık yollarını aydınlatan bir güneştir. O çetin yollarda bir insan zerre kadar dahi olsa o sünnetten ayrılacak, yüz çevirecek olursa, şeytanlara oyuncak olur.

Her bir sünnet, yüceler yücesinden, yeryüzüne, biz insanlara uzanan birer manevî halatı andırır. Onlara sarılan, bırakmayan yükselir; maddi ve manevî zevklere, saadetlere nail olur. Onu terkedip, kendisine olan yersiz bir güvenle, yine yücelere çıkma sevdasında ve iddiasında olanlar ise, göğe merdiven dayayıp yıldızlara ulaşmaya çalışanın ahmaklık derecesine düşer.[103]

Sünnet-i Seniyye bir rehberdir[104]; bizleri doğrudan ve en güvenilir yollarla Kur’an’a götürür.

Sünnet-i Seniyye öyle geniş bir dairedir ki, oraya dahil olanlar hem dünya sıkıntılarından, hem ahiret azâbıntan kurtulur.[105]

Sünnet-i Seniyye, öyle bir terazidir ki, müslümanlar amellerini, söz ve fiillerini, hatta niyet ve arzularını o hassas terazide tartarak gerçek manada kul olmanın yolunu aralarlar.[106]

Bizzat Kur’an-ı Kerim tarafından “Rahmeten lil-âlemîn”, yani “Âlemlere rahmet” olarak isimlendirilen Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın sünneti, İlahî rahmet hazinelerinin manevî bir anahtarıdır.[107]

Sünnet-i Seniyyenin hükümleri içinde Cenab-ı Hakk’ın en güzel isimleri olarak ifade edilen Esmâ-i Hüsnânın cilveleri, akisleri ve hisseleri vardır.[108]

Ahir zamanda geleceği bizzat hadis-i şeriflerle haber verilen Mehdî’nin en önemli görevlerinden birisi de, Deccal isimli şahsın İslam aleyhindeki bir çok tahripkar icraatlarını, bid’atlarla dolu uygulamalarını, Sünnet-i Seniyyenin yeniden ihya edilmesi yoluyla tamir etmektir. Yani İslam aleminde, Hz. Muhammed’in (a.s.m.) peygamberliğini ve onun tarafından getirilen hükümleri inkar niyetiyle İslam dinini tahribe çalışan “Süfyan komitesi”, Hz. Mehdî’nin Sünnet-i Seniyyeyi en etkili bir vasıta olarak kullanması suretiyle tamamen dağıtılacaktır.[109]

İmam-ı Rabbanî Ahmed-i Farukî (r.a.) der ki:

“Ben ruhanî alemlerde seyrederken ve manevi mertebeler kat’ederken gördüm ki; Evliyâ tabakaları içinde en parlağı, en haşmetlisi, en lezzetlisi, en güvenlisi Sünnet-i Seniyyeye uymayı tarikatının temeli olarak kabul edenlerdir. Hatta o tabakanın en sıradan ve âmi evliyaları, sair tabakaların en has ve üstün velilerinden daha muhteşem görünüyorlardı.”

Hakikaten bu büyük zât çok doğru görmüş ve söylemiştir. Zira “Habibullah” olarak vasfedilen bir büyük Resûlün gittiği yolun taşı-toprağı dahi bir değer ifade eder. Bir insanın ulaşabileceği en üst mertebelere çıkmış birisi olarak Hz. Nebî’nin (a.s.m.) manevî gölgesi altında giden bir kimsenin varacağı son nokta ise elbette, bütün hak tariklerin, meşreb ve mesleklerin ortak hedefi olan “Mahbûbiyet Makamı” olacaktır.[110]

O halde denilebilir ki, velâyet yolları içinde en güzel, en istikametli, en parlak, en zengin ve en güvenilir yol Sünnet-i Seniyye yoludur. Sık sık ifade ettiğimiz gibi, Sünnet-i Seniyyeye tabi olmak suretiyle insan, en sıradan davranışlarını dahi ibadet hükmüne geçirebilir.[111]

İşte bu bırra binaen, tarikat ve tasavvuf ehlinin önde gelenleri, hakikate ulaşmak isteyen büyük şahsiyetler, manevî mertebeler kaydettikçe, Sünnet-i Seniyyeye daha bir iştiyakla sarılmışlar, en küçük bir hareketini dahi büyük bir aşkla yerine getirmişlerdir. Çünkü, herşeyden önce Sünnetin her bir dalı, basit ve sıradan dahi olsa vahyin birer uzantısı hükmündedir. Tarikat ve tasavvufta ise büyük ölçüde kalbe gelen ilhamlara dayanılmaktadır. Nasıl ki vahiy ilhamdan kıyaslanmayacak kadar üstün ise, Sünnet-i Seniyye de, ilhama dayalı tarikat evradına, zikirlerine ve kurallarına nisbetle o ölçüde üstündür. Bu sebeple, İslamın özüne uygun bütün tarikatlerde ve tasavvuf erbabı arasında, Sünnet-i Seniyyeye tabi olmak en büyük maksatlardan birisi olarak değerlendirilmiştir. Evliyanın bir çok önde geleni, Sadi-i Şirâzî’nin şu hükmünde birleşmişlerdir;

“Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın caddesinden hariç ve onun arkasından gitmeyen muhaldir ki, hakikî envâr-ı hakikate (hakikat nurlarına) vâsıl olabilsin.”

Bu gerçeği Bediüzzaman, yine kolay bir mantık örgüsü içinde şöyle ifade etmiştir;

“Madem Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm Hâtemü’l-Enbiyâdır (peygamberlerin en sonuncusudur) ve umum nev-i beşer (insanlık) namına muhatab-ı İlahîdir (İlahî vahye muhataptır). Elbette nev-i beşer onun caddesi haricinde gidemez; ve bayrağı altında bulunmak zarûridir.”[112]

Mantıken düşündüğümüzde dahi, Sünnet çerçevesi içinde yer alan en sıradan davranışların dahi niçin hadde-hesaba gelmez bir kıymete sahip olduğunu anlayabiliriz. Şöyle ki; Madem ki, bizler birer kuluz. Vazifemiz ise, bizi yaratan yüce Yaratıcıya gerçek manada kul olabilmektir. Bu vazifeyi yerine getirip, esas menzile ve hedefe ulaşabilmenin yollarını arayıp bulma durumundayız. Hatta bu konuda, hiç bir peygamber, hiçbir elçi ve rehber gönderilmemiş olsaydı dahi, yine insan olarak belli bir mesafe almamız gerekecekti. Ama Rabbimiz o eşsiz rahmeti ve merhameti ile bizlere elçiler, rehberler ve örnekler göndermiş. Özellikle de bütün insanlığa en son peygamber olarak Efendimiz’i (a.s.m.) göndermiş. Böyle bir durumda, başta belirttiğimiz kulluk görevini eksiksiz ve aksatmadan yerine getirebilmek için fazla bir zorluğu düşmenin imkanı kalmamaktadır. İlahî rızâya ulaşabilmenin en kolay ve en kestirme yolu bize gönderilen bu elçiyi hayatımızın her anında ve kesiminde taklit etmek, kısacası Onun gibi kul olabilmektir. Madem ki O öyle davranmıştır, bizim için öyle davranmada hiçbir sakınca yoktur. Tam tersine Ona tabi olmakla dünya ve ahiret mutluluğunun kapıları önümüze açılacaktır. Eğer böyle bir örneğimiz olmasaydı, bütün sorumluluk bizlere düşecek, kendimizce bulduğumuz yollar ve gerçekleştirdiğimiz uygulamaların ne derece isabetli olduğu, hangi seviyede İlahî rızaya uyduğu şüpheli olacaktı. İşte bu hakikati Bediüzzaman, bizzat kendi yaşadığı manevi bir hali örnek vererek şöyle açıklıyor;

“...Ne zaman Sünnet-i Seniyyeye ittiba ettikçe, benim bütün ağırlıklarını alıyor gibi bir hiffet (hafiflik) buluyordum.Bir teslimiyetle, tereddütlerden ve vesveselerden, yani, ‘Acaba böyle hareket hak mıdır, maslahat mıdır’ diye endişelerden kurtuluyordum. Ne vakit elimi çektiysem, bakıyarduk tazyikat çok. Nereye gittikleri anlaşılmayan çok yollar var. Yük ağır, ben de gayet acizim. Nazarım da kısa, yol da zulümatlı (karanlık). Ne vakit Sünnete yapışsam yol aydınlaşıyor, selâmetli yol görünüyor, yük hafifleşiyor, tazyikat (baskı) kalkıyor gibi bir halet hissediyordum...”[113]

Bir başka risalesinde Bediüzzaman, Sünnet-i Seniyye’nin kıymetini şu ifadelerle dile getirir:

“Evet, Şeriat-ı  Muhammediye ve Sünnet-i Ahmediyede hiç bir mesele yoktur ki, müteaddit (çeşitli) hikmetleri bulunmasın. Bu fakir, bütün kusur ve aczimle beraber bunu iddia ediyorum ve bu davanın ispatına da hazırım. Hem şimdiye kadar yazılan yetmiş seksen Risâle-i Nuriye, Sünnet-i Ahmediyenin ve Şeriat-ı Muhammediyenin (a.s.m.) meseleleri ne kadar hikmetli ve hakikatli olduğuna yetmiş seksen şahid-i sadık hükmüne geçmiştir. Eğer bu mevzua dair iktidar olsa, yazılsa, yetmiş değil, belki yedi bin risale, o hikmetleri bitiremeyecek.”[114]

Veli Sırım Veli Sırım