a) Kelime olarak bid’at
Bid’at kelimesi sözlükte, “eşi ve benzeri olmayan bir şeyi yapmak, icad etmek, yenilik yapmak, sonradan meydana gelmek, benzeri olmamak” gibi manalara gelmektedir.[198]
Istılahta, yani dini karşılığı itibariyle bid’at kelimesi en geniş manasıyla, “Hz. Peygamber’den (a.s.m.) sonra ortaya çıkan her şeydir”[199] şeklinde tarif edilmiştir. Dar kapsamlı olarak, “Hz. Peygamber’den (a.s.m.) sonra ortaya çıkan ve dinle ilgili ilave veya eksiltme özelliği olan her şeydir”[200] ifadeleriyle tarif yapılmıştır.
Her iki tarif üzerinde bir tahlil yapmak gerekirse, görüleceği üzere, “Hz. Peygamber’den (a.s.m.) sonra ortaya çıkma” konusunda bir ortaklık söz konusudur. Ancak muhtevalarda farklılık vardır. Birinci tarifte bid’atın muhtevasına “her şey” girerken, ikinci tarife göre bid’at kapsamı içine sadece “dinle ilgili hususlar” girmektedir.
Burada üzerinde durulması gerekli bir diğer husus, Hz. peygamber (a.s.m.) dönemi sonunun, bid’atlerin ortaya çıkmasında bir sınır olarak kabul edilmesidir. Ancak bu sınır, Hz. Peygamber’e (a.s.m.) ait bazı hadis-i şeriflere dayanılarak, bir kısım alimlerce Hulefâ-i Râşidîn ve tâbiûn (sahabeleri hayattayken görmüş nesil) döneminin sonuna kadar genişletilmiştir.[201]
Gerçekten, Resûlüllah’ın (a.s.m.) vefatının hemen akabinde bir takım ihtilaflar ve dinden sapmalar görülmüştür. Örneğin ridde olayları, yani bazı grupların İslamın şartlarından bir kısmını reddetmesi hadiseleri yaşanmıştır. İslam coğrafyasının hızla genişlemesi sonucu, farklı kültürlerdeki toplumlar İslamı kabul ettikçe bir takım problemler de kendisini göstermeye başlamıştır. Çıkan bu yeni problemler karşısında, Kur’an ve Sünnet çerçevesinde içtihadlar yapılıp çözümler önerildiği gibi, Kur’an ve Sünnetin ruhuna uygun düşmeyen fikir ve düşünceler de üretilmeye, insanlar arasında yayılmaya başlamıştır.
Daha çok itikadi alanda görülen düşünce ayrılıkları, İslam toplumunda yeni fırkaların, bölünmelerin doğmasına sebep olmuştur. Bu manada, İslam’a yönelik ilk bid’at hareketi olarak Haricilerin ortaya çıkışı gösterilmektedir.
Günümüz şartlarında da bid’at denilince, genellikle ilk akla gelen mana, itikadi konularda İslam’ın çizgisinde meydana gelen sapmalardır. [202]
b) Bid’atlerin dini hükmü
Bid’at kavramının hangi manaları ifade ettiği ve bid’at davranışların dinimizce nasıl değerlendirildiğini anlamak için bazı Hadis-i Şerifleri aktaralım. Resûl-ü Ekrem (a.s.m.) buyurur ki;
“Kim Allah ve Resûlünün razı olmadığı bir bid’ati icad ederse, ona, o bid’atle amel edenlerin günahının bir misli yazılır. O insanların günahlarından da bir şey eksilmez.”[203]
“Kim bizim şu işimizde (dinimizde), ondan olmayan bir şeyi ihdas ederse, o reddedilmiştir.”[204]
“Bid’at çıkaran hiç bir topluluk yoktur ki, onun benzeri bir sünneti kaldırmış olmasınlar. Senin sünnete sarılman, bid’at ihdas etmenden daha hayırlıdır.”[205]
“Allah, bid’at sahibinin ne namazını, ne orucunu, ne zekatını, ne haccını, ne umresini, ne cihadını, ne farzını, ne nafilesini kabul etmez. O kimse sanki kılın hamurdan çıktığı gibi dinden çıkmıştır.”[206]
“Kim bid’at sahibinin yanına, ona saygı duymak maksadıyla varırsa, dini yıkma konusunda ona yardım etmiş olur.”[207]
“Sizi sonradan meydana gelen şeylerden sakındırırım. Şüphesiz işlerin en kötüsü, sonradan ortaya çıkan şeylerdir. Sonradan çıkan her şey bid’attir. Her bid’at dalâlettir.”[208]
“Her bid’at dalâlettir ve her dalâlet Cehennem ateşindedir.”[209]
Bu hadis-i şeriflerin ışığında, “Bu gün sizin dininizi kemâle erdirdim”[210] ayet-i kerimesine bakacak olursak, gerek Kur’an, gerekse Sünnet’in dışında dine sokulmak istenen ve zamanla yerleşmiş bulunan yanlış uygulamaların durum ve bu yola sapmanın ne derece büyük tehlikeleri beraberinde getirdiği anlaşılacaktır.
Her şeyden önce Cenab-ı Allah’a kulluğa dair, dinde bir takım icadlar yapmak bid’attir.[211] Bu tarz yeni icadlarla dine ilavelerde bulunmaya çalışmak her şeyden önce Kur’an ve Sünneti beğenmeme veya eksik görme gibi bir durum ortaya çıkarır. Böyle bir düşünce veya hareket tarzı ise insanı hem maddî hem de manevî tehlikelere sürükleyecektir.[212]
Ancak, Asr-ı Saadette ne Hz. Peygamber (a.s.m.) tarafından, ne de Sahabe tarafından uygulanmadığı ve bilinmediği halde sonraki dönemlerde ortaya çıkan, büyük kitleler tarafından benimsenip uygulanan bazı metodlar vardır ki, bunları bid’ad kefesine koymak yanlış olur. Burada, göz önünde tutulması gerekli bir temel prensip olmalıdır. Aslen Kur’an ve Sünnetten alınan, böyle olmasa da Kur’an ve Sünnetin ruhana ters düşmeyen, bu temel kaynaklarda yeralan temel esas ve kurallara ters düşme, muhalefet etme ve yoketme gibi özellikler taşımayan uygulamalar bid’ad değildir. İslam alimleri, konuyla ilgili bu genel hükmü ortaya koyarlarken, bid’ate benzeyen bazı uygulamaları da, yine İslama ters düşmemelerinden hareketle “Bid’at-i Hasene”, yani “Güzel Bid’at” kavramını geliştirmişlerdir. Bu bölümdeki uygulamalara en çarpıcı örnek tarikatler ve tarikatlerde önemli yer tutan evrad ve zikirlerdir.[213]
Bid’at kavramını, Hz. Peygamber’den sonra ortaya çıkan her şeyi kapsayacak şekilde tanımlayan çoğu İslam alimi, bid’at davranışlar ve uygulamalar arasında böyle bir ayırıma gitmiştir. Bu ayırıma göre, Asr-ı Saadetten sonra ortaya çıkıp da, Kur’an ve Sünnetin ruhuna aykırı düşmeyen, bilakis çoğu zaman paralel giden uygulamalara “bid’at-i hasene”, yani güzel bid’at denilmiştir. Diğer yandan tam aksi özellikleri taşıyan uygulamalar ise “bid’at-ı seyyie”, çirkin ve kötü bid’at başlığı altında toplanmıştır.[214] Bid’at-i hasene ile ilgili şöyle bir bilgi aktaralım:
“Resûlüllah (a.s.m.), Teravih namazını ilk günlerde cemeatle kıldırmış, daha sonra farz olur endişesiyle, cemeatle kıldırmayı bırakmıştı. Vefatına kadar böyle devam etti. Hz. Ebu Bekir (r.a.) döneminde de Teravih cemeatle kılınmadı. Hz. Ömer (r.a.) döneminde, Onun emriyle, Sahabe-i Kiram içinde güzel Kur’an okuyuşuyla tanınmış olan Ubey b. Ka’b’ın imamlığında, Teravih namazı cemeatle kılınmaya başlanmıştı. Daha sonra bunu gören Hz. Ömer (r.a.), ‘Bu ne güzel bid’attir’ demişti.”[215]
Diğer yandan İslam alimlerince bid’atin dini hükmü ele alınırken, itikadî ve amelî olmak üzere iki ana başlık altında değerlendirildiğini görmekteyiz.
İtikadi yönden bid’at, imanî konularda ehl-i sünnet akidesinin zıddına ortaya çıkarılan inançlara taraftar ve sahip olmayı ifade eder. Bu gruba girenlerin bir kısmı küfre kadar götürür. Bir kısmı ise, küfre götürmese de, büyük günahlara sebebiyet verir.
Amelî yönden bid’atler ise, Allah’a daha yakın olabilmek için, dinin aslından olmadığı bazı insanlarca uygulanan ameller şeklinde tanımlanabilir. Bu, ya emredilmiş bir amelin aslını tahrif etmek şaklinde olur veya dinden olmayan bir şeyi, dindenmiş gibi kabul etmek suretiyle onunla amel edilmesi şeklinde gerçekleşir.[216]
Dini hüküm açısından yapılan bir başka ayırıma göre bid’atler beş grupta ele alınabilir:
1- Vacip bid’atler; Mutlaka yerine getirilmesi gereken yenilikler vardır. Örneğin, bazı sapık fırkaların iddialaranı cevap verebilmek için bir takım deliller tertip etmek veya böyle delilleri öğrenmek gibi. Dine yapılan saldırıları defetmek, tahriften kurtarmak için bir takım yeni ilimler geliştirmek, örneğin Kur’an’ı daha iyi anlamak için tefsir ilmi, dil ve belağat ilimleri, fıkıh ilmi gibi bir takım ilimleri ortaya çıkarıp daha da geliştirmek gibi.
Vacip olan bid’atlere, aslında bid’at denilmesi lügat itibarıyledir. Yoksa kelimenin yaygın olarak kullanılan olumsuz manasıyla uzaktan yakından ilgisi yoktur. Hatta böyle yeniliklere, ıstılahî mana dikkate alındığında bid’at denilmesi doğru değildir.
2- Haram olan bid’atler: Bu gruba dahil olan bid’atler, dinin esaslarına ve kurallarına ters olan yeniliklerdir. Kur’an ve Sünnete aykırı hükümler koymak, bunları uygulamak gibi. Dine zarar veren, onun temellerinden birisini yıkan, bir sünneti öldüren bid’atler haramdır.
3- Mekruh olan bid’atler: Bu bid’atlere verilebilecek en çarpıcı örnek, mendub olan ibadetlere yapılan ilavelerdir. Örneğin, namazdan sonra çekilen ve sünnet gereği otuz üçer defa çekilmesi gereken sübhanallah, elhamdülillah ve Allahu ekber tesbihlerine ilavelerde bulunmak mekruhtur. Bazı günler veya geceleri, dinde olmadığı halde, özellikle ibadetlere ayırmak da mekruh bid’atlerdendir.
4- Mendub olan bid’atler: Dinimizin teşvik ettiği bir takım güzel hasletlerle benzerliği bulunan bid’atlerdir. Ramazanda teravih namazını cemeatle kılmak, İslama aykırı olmayan ve Asr-ı Saadette bilinmeyen her türlü iyilik, hayatı kolaylaştıracak kuvvetli, sağlam ve geniş binalar yapmak, okullar, halka hizmet için çeşitli kurumlar tesis etmek gibi.
5- Mubah olan bid’atler: Mendub bid’atlerde ifade ettiğimiz gibi, yine dinimizce mübah karşılanan amellere paralellik arzeden bid’atlerdir. Haram ve mekruh olacak sınıra varmayacak derecede yeme, içme ve giyim kaliteye önem verme, meskende genişlik, öğle ve ikindi namazlarından sonra musafaha yapma gibi.[217]